19 Ocak 2009 Pazartesi

Uluslararası hukuk, hukuk mudur?

Öncelikle hukukun kısaca tanımını yapmak gerekir; sosyal hayatı düzenleyen maddi yaptırımları olan ulusal normlar- kurallar ve değerler bütünüdür. İkinci olarak da uluslar arası hukuku tanımlamak gerekirse; uluslar arası toplumlar arasındaki ilişkileri belirli bir düzene bağlayarak o toplumun veya toplumların birlikteliğini sağlamaya yönelik karşılıklı mutabakatlarla oluşturulan bir hukuk dalıdır. Uluslar arası topluma dünya üzerindeki ulusların temsilcisi olan devletlerin karşılıklı olarak etkileşimi diyebiliriz. Eşit statüde olan devletlerarasında yani; devlet oldukları uluslar arası camiada ispatlanmış, diğer devletler tarafından kabul edilmiş ve resmi olarak tanınmış olan devletlerarasındaki diplomatik ve ekonomik ilişkilerin usulüne uygun yürütülebilmesi devlet iradesi ile belirlenmiş, uyulması zorunlu olan ve kabul edilen bazı hükümlerin varlığıyla mümkündür. Bu ilişkilerin düzenli bir şekilde yürütülmesine ve belirlenen şartlara uluslar arası hukuk denir. Uluslar arası hukuk kurallarını koyan hukuktan üstün kişi ya da birimler olamazlar. Ayrıca uluslar arası hukukun yaptırım sistemi üstün bir siyasal otoriteye dayanmamaktadır. Bu yaptırım sisteminin uygulanması için devletlerarasında konulan düzen sağlayıcı bu kuralların, aynı zamanda taraf olan devletlerin devlet içi hukuklarında yer almaması ve farklı bir sisteminin olması yani farklı bir hukuk düzeninin olmasıyla mümkündür ve bu sistemin varlığı da kâğıt üzerinde uluslar arası hukukun varlığını gösterir. Bu şartlar gerçekleştirildiğinde biz de uluslar arası hukuk hukuktur deriz. Ancak durum sadece bundan ibaret değildir. Uluslar arası hukukun varlığından söz edebilmemiz için bunların bizim mantığımıza göre yeterli gelmemesi lazımdır. Düzen ve adalet = hukuk ise, uluslar arası hukuk da bir hukuk dalı ise Dünya üzerinde devletlerin bazı görevleri olması lazım: sadece karşılıklı mutabakat sağlanan konularda uluslar arası hukuka ve düzene uygun davranılması yeterli olmamalı. Bizler gelişmiş bir toplum ve dünya barışının sağlanmasını istiyorsak, uluslar arası hukukun tüm devletlere karşı uygulanmasını ya da en azından temel bazı hükümlerinin tüm dünyada geçerli olmasını sağlamalıyız. Sivil halkın güvenliği ile ilgili hükümlere özellikle önem verilmesi gerekmektedir. Huzur ve demokrasi götürmek bahanesiyle çok ciddi petrol rezervleri olan ülkelere uluslar arası hukukun varlığına ve bütünlüğüne aykırı olarak saldırılmaması gerekmektedir.
Haksız işgallerin devletler tarafından tasvip edilmemesi dünya barışını sağlamak için gerekli olan en önemli husustur. İsrail’in Filistin’i işgali, Amerika’nın Irak’ı ve Afganistan’ı işgali, Çin Halk Cumhuriyetinin Doğu Türkistan’a yaptığı zulümler (bu zulümler sonucunda 200.000 den fazla Müslüman hayatını kaybetmiştir) gibi Dünyada devam eden ve masum insanların ölümleriyle sonuçlanan savaşların uluslar arası hukukun evrensellik ilkesine dayanarak durdurulması gerekmektedir. İnsan hayatı bu kadar değersiz olmamalı. Koskoca bir Afganistan sadece El-Kaide örgütü elebaşları var diye işgal edilmemeli, ya da koskoca Irak dünya medeniyetinin beşiği ülkelerden biri olan Irak, demokrasi adı altında fakat rejimi devirmek ve petrolünü sömürmek amacıyla işgal edilmemeli, bu işgallere dünyadaki bütün devletler karşı çıkmalı. Irak, Baas rejimi iktidara gelene kadar Amerika açısından Ortadoğu ülkelerini rahat kontrol altına alabilmek için bulunmaz bir nimetti. Saddam Hüseyin iktidarı ele geçirdikten sonra da bu kontrol bir süre devam etti, farklı destekleme politikaları izlendi. Örneğin, İran-Irak savaşında Irak desteklendi, Irağa ciddi silah ve teçhizat malzemeleri yardımı ya da desteği yapıldı, aynı zamanda İran dışarıdan gelecek yardımlara kapatılarak yalnız bırakıldı. Daha sonra Amerika’nın yardımlarıyla İran’dan istediğini alan Irak Kuveyt’i işgal etti ve Amerika’nın petrolünü en çok sömürdüğü devlete karşı savaş açtı. Aynı zamanda artık eline silah ve iktidar gücü geçtiğinden Amerika’ya kafa tuttu. “Tabi Irak’ın yaptığı bu dengesiz ve akıl almaz politikalar benim yorumlamama göre tamamen Saddam Hüseyin’in Amerikan uşağı ve adamı olmasıyla alakalı. Bir diktatör nasıl olur da bu kadar düşüncesiz bir siyaset izleyebilir ve ülkesini bu denli bir yok oluşa sürükleyebilir, bence işbirlikçi olmayan hiç kimse bu denli yanlış kararlar vermez. Aynı zamanda Saddam’ın idamı halen bazı şüpheler barındırmaya devam ediyor.” Amerika’da, hem yeni kurulan İsrail Yahudi devletinin güvenliğini tehdit ettiği için hem de Ortadoğu bölgesinde Amerikan kontrolüne karşı bir tehdit varlığı gösterdiği için Irak’a savaş açtı. I. Körfez Savaşı bu şekilde başladı.
Bu politikaları örnek olarak verdim çünkü izlenen bu siyaset uluslar arası hukuka tamamen aykırı olan bir siyaset. Tam anlamıyla bir çıkar mücadelesi içermekte, gelişmemiş ülkelerin haksız sömürülmesini ispat etmektedir. Uluslar arası hukuk aynı zamanda bir düzen sağlayıcı ve adaleti-dünya barışını koruyucu bir unsur ise, bu unsurun varlığı ancak onun tüm ülkeler tarafından, tüm dünyaya uygulanmasıyla söz konusu olur. Ben bu koşullarda ve çıkan savaşlar sonucunda uluslar arası hukukun varlığına inanmamaktayım. Dünya üzerinde ne gelişmiş ülkelerde ne de gelişmekte olan ülkelerde uluslar arası hukuk tam anlamıyla yoktur. Demokrasi ve eşitliğin nasıl var olmadığı, hatta insan hakları diye bir şeyin de dünyada söz konusu olmadığı gibi. Bu devirde çünkü hiç kimse insan haklarını çıkarlarının önüne koymamaktadır. Bizim bilincinde olduğumuz bu duyarlılıkların tüm dünya ülkeleri tarafından gösterilmesini ümit ediyorum, şuanda tek yapabileceğim bu olduğu için.
HalilİbrahimCoşkunyürek

Hiç yorum yok: