Reel sosyalizmin çöküşü, Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı'nın dağılmasıyla birlikte, dünyadaki siyasal ortamda büyük değişiklikler oldu. "İki kutuplu dünya"nın oluşturduğu değerler sarsıldı. ABD, askeri ve siyasi bakımdan güçlendi ve dünyanın güç merkezi haline geldi. Ekonomik alanda ABD, Batı Avrupa ve Japonya arasında rekabet arttı. Fakat bu gelişmelerle demokrasinin dünyaya kazandırabilecekleri ters orantılı olarak ilerledi. Yani demokrasi aslında ilerlemesi gereken yerde geriledi. ABD merkezli dünyada zenginler ve yoksullar biçimindeki bölünme daha da derinleşti. Sınıflar ve katmanlar arasında uçurumlar oluştu. Ülkeler ve bölgeler arası gelişme ve gelir farklılıkları "Batı" lehine büyüdü. Afrika. Orta ve Güney Amerika ile Asya'nın geri kalmış ülkelerinden "Batı"ya sürekli kaynak aktarılması sonucu, bu ülkelerin insanları her geçen gün daha da yoksullaştı. "Batı" merkezli dünyada bölgesel savaşlar ve silahlanma yarışı artarak sürmekte, kaynakların önemli bir bölümü bölgesel savaşlara ve silahlara aktarılmaktadır. Bu durum demokrasi yerine; ırkçı, şoven ve otoriter anlayışları beslemekte dünyada barışı tehdit etmektedir. Aynı zamanda Birleşmiş Milletlerin Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi olan ABD, Çin, Rusya, Fransa ve İngiltere’nin dünya barışı ve demokrasisine katkıları olan dünya silah ticaretinin yıllık ortalama kar maksimizasyonu 25–30 milyar dolar iken, bu kadar ciddi paralar söz konusuyken, çıkar çatışmaları, ekonomik savaşlar, beraberinde de soykırımlar yapılıyorken dünyada demokrasinin varlığından nasıl söz edebiliriz. Bizce demokrasi dünyada soyut bir kavram değildir, somut bir kavramdır fakat biz bu somut kavramı gözümüzle göremiyorsak nasıl soyut olmadığına ikna olalım.
Adına; ‘Yeni Dünya Düzeni’ veya ‘Ortadoğu Projesi’ adı verilen projeleri gerçekleştirmek için 11 Eylül saldırıları ile bölgeye inen ABD, bu projelerine Afganistan ve Irak’ın işgali ile başladı.
Amerikanın bundan sonraki süreçte izleyeceği yol İran’ın nükleer enerji politikasını sürdürdüğünü gündeme taşıması ve İsrail’den kalkacak muhtemel uçakların İran nükleer tesislerini bombalaması şeklinde gerçekleşecek. Akabinde Amerika: İran, Irak, Ürdün, Kuveyt, Lübnan’ı ve Suudi Arabistan’ı da buna dâhil ederek geniş bir bölgede harita değişikliği planlarını kolayca ve barışçıl yollarla gerçekleştirmiş olacak.
Amerika dünya kamuoyunun gözünde demokratik yönetimler, demokratik rejimler içerisinde demokrasinin beşiği diye adlandırılan bir ülke değil mi? Peki, bizler yani bilinçli bir toplum olan, okuyan bireyler olarak nasıl olurda bu, dünyanın aynı zamanda süper gücü olan, her yere gücünün yettiğini düşünen Amerikanın hem NATO hem AB üye devletleri nezdinde ciddi veto haklarına ya da neyle tanımlarsak tanımlayalım ciddi kararlar alma aşamasında sınır, kişi, ülke tanımayan bu Amerikanın, Ortadoğu’daki az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkeleri demokrasi ve özgürlük adı altında zengin doğal kaynaklarını sömüren ve bu sömürü politikasını işgale kadar taşıyan bu devleti sırf kendi ülkesinde federal bir sistemi, çoğulcu demokratik bir düzeni benimsemiş olduğundan dolayı demokrasilerin beşiği bir ülke olarak niteleyebiliriz.
Demokrasiden beklenen, demokrasiyi benimsemiş ülkenin insanlarının müreffeh, insani gelişme kriterlerini yakalamış yurttaşlar olmaları değil, yeni konumun uluslararası ilişkilere olumlu yansımasını sağlamaktır. Bu bakımdan karar mekanizmalarının şeffaflığı gelişmiş demokrasilerin de önemli bir sorunudur. Buna en iyi örnek; İngiltere ve ABD’nin Irak’a yönelik savaş kararıdır. Aldatma ve hasıraltı etme gibi karışık sorulara zemin hazırlamanın haricinde bu ülkelerdeki demokratik organların bu süreçle pek bir ilgisi olmadı. Kararlar tıpkı demokratik olmayan ülkelerdeki gibi, sadece küçük bir grup şahıs tarafından, gizlilik içinde alındı. Demek ki, seçimli demokrasi demokratik olmayan ülkeyle farkı ortaya koymaya yetmiyor.
Demokrasi kültürünün ülkemizde yerleşmesi sürecinden çok kısa bahsetmem gerekirse: demokrasinin ülkemizde yerleşmesi bugünden geleceğe uzun bir tarihi süreç gerektirecektir, maalesef. Bugün en çok karşı çıktığımız halkın seçtiği iktidarın muktedir olamaması durumu olmasa dahi, siyasi partilerin tek adamların hâkimiyet alanı olduğu bir ülkede, demokrasi için sabırlı olmamız gerektiği aşikârdır. Halkın elinde demokrasi enstrümanı olarak sadece sandık bulunmakta ve halkımızın demokratik tepkisini ancak sandık üstünden ölçebiliyoruz. Bu ölçüm, bize umutlu sonuçlar veriyor. Halkımız her seçimde Anti-demokratik her hareketin yanında olanı cezalandırıyor, karşısında olanı ödüllendiriyor. Ancak demokrasi çok geniş bir anlam ve çok geniş bir kitle içerdiği için bu uygulamalar günümüzde yeterli gelmiyor. Sözde demokrasi adı altında yapılan icraatların herkes farkında olmasına rağmen ellerinden hiçbir şey gelmeyeceğini zanneden zihniyet ellerini kollarını bağlayıp bekliyor. Hâlbuki halkın desteğini arkasına alan bir hükümet her zaman ülkeyi başarıya götürebilecek bir etki sahibidir. Yeter ki kendi milletinin vatanının bekasını, şahsi çıkarlarının ve diğer devletlerin çıkarlarının üzerinde görsün. Ülkemize bu denli duyarlı ve bilinçli bir liderin 70 senedir gelmemesi gerçekten de çok acı ve utanç verici bir durum olduğu yadsınamaz. Ama ileride bizi daha kötü günlerin beklemesini istemiyorsak eğer, ulusal değerleri önemseyen milli varlığa ve bütünlüğe bağlı, ulusal ölçekte gelişime açık dışsal ölçekte gelişime bağımlı olmayan bir lideri ve lider kadrosunu ülkemizin başına getirmemiz gerekiyor. Bizim bu dünyada da öbür dünyada da yapmamız gereken kendi hayrımızı ve çocuklarımızın hayrını düşünüyorsak eğer yapmamız gereken yegâne iş budur diye düşünüyorum.
Son olarak yazıma son vermeden önce ilgimi çeken bir cümleyi sizinle paylaşmak istiyorum.
Bu topraklar üzerinde yaşayıp da, hak ettiğimi düşündüğüm “demokrasi”, “özgürlük” gibi kavramları, sadece kitaplarda okumak ve hayal etmek yerine “yaşama”yı düşlüyorum. Bu cümle aslında bütün gerçekleri açıklıyor.
HalilİbrahimCoşkunyürek
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder