Güney Kafkasya bölgesinde yer alan birçok sosyal ve etnik çeşitliliği içinde barındıran, yaklaşık 5,5 milyon nüfusa sahip ve bağımsızlığını yeni kazanmış ülkelerden biri olan Gürcistan’da nüfusun %70’ini Gürcüler, %8’ini Ermeniler, %6’sını Ruslar, %2’sini Abhazlar, %3’ünü Osetler, %7’sini Azeriler, %2’sini Acarlar ve küçük etnik gruplar oluşturmaktadır. Etnik farklılıkların yanında dini farklılıklara da ev sahipliği yapan Gürcistan’ın %65’i Georgia’n Ortodoks, %10’u Doğu Ortodoks, %15’i Müslüman, %8’i Ermeni Apostolik dinlerini benimsemiş insanlardan oluşmaktadır.
Ülke jeopolitik konumu ile geçiş bölgesi özelliği taşımaktadır. Batı dünyası yılda elli milyon ton petrol taşıyan Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının tamamlanmasını desteklemekte, Rusya ise buna karşı çıkmaktadır. Çünkü bu petrol sevkıyatında Rusya zarara uğrayacak Kafkas ülkeleri ve daha sonra da Uzakdoğu ülkeleri zenginleşip kalkınacak ve Rusya bu bölgelerdeki etkinliğini yavaş yavaş kaybedecektir.
Sorunların nedenleri; Abhazya Cumhuriyeti bağımsızlığını istemekte, Güney Osetya otonom bölgesi Rusya Federasyonu içindeki Kuzey Osetya ile birleşmek istemekte, Javakheti bölgesinde yaşayan Ermeniler özerklik talep etmekte, Acaristan Otonom Cumhuriyeti de Gürcistan ordusunu bölgeye sokmamaktadır. Sorunlar aslında genel olarak etnik sorunlardır.
Bağımsızlığının ardından Gürcistan NATO ve ABD’yi kullanarak Batıya yaklaşma çabası içerisine girmiştir. Rusya Gürcistan üzerindeki üslerini koruma ve bölgenin Rusya’dan uzaklaşmasını engelleme çabası içindeyken, ABD Kafkaslara yerleşme arzusundadır. Çünkü bölgedeki doğal kaynakların farkındadır, doğal gaz ve petrol bu bölgelerde oldukça fazladır. Rusya Abhazya ve Güney Osetya’nın taleplerini desteklerken, ABD Gürcistan’ı desteklemektedir. Rusya Gürcistan’ın bağımsız ve batı yanlısı politikalarının önüne geçebilmek için ülkeyi bölücü ve daha kolay lokma haline getirme siyasetini izlemektedir. ABD ve Batı ülkeleri ise Kafkasyalardan gelecek enerji potansiyelinin güvenliğini düşündüğü için bölgedeki bağımsız ve Rusya’ya zıt politikaları destekleyici siyaset izlemektedir. Ayrıca ABD Rusya’nın bölgedeki nüfusunu kırmaya yönelik olarak Pankisi vadisine el-Kaide bahanesiyle girmesi uluslar arası bir hamle olarak değerlendirilebilir. Bu vadiye ABD silahlarını ve Gürcistan askerlerini yığmıştır. Daha sonrada Rusya özerk olmalarını istediği Güney Osetya bağımsız taraftarı askerleri yönlendirerek silahlandırmış bölgede bir destekleyici yani azmettirici bir savaş siyaseti izlemiştir. Bu bölgede çıkan çatışmaları tamamen büyük güçlerin kendi ülkelerinde değil de farklı ülkelerde çatışarak dolaylı yoldan birbirleriyle savaşması olarak yorumlayabiliriz. Çıkarları itibariyle Rusya ve ABD’nin direkt olarak savaşması çok ciddi bloklaşmalara ve ciddi yıkımlara sebebiyet verir. Bu ülkeler bu yüzden siyasetlerini ortak stratejik planlarla yürütürler ve sömürmek istedikleri bölgelerde birbirleriyle farklı yollardan yararlanarak savaşırlar. Aslında bütünde bir denge siyasetidir bu yaptıkları. Sonuçta dünyadaki en gelişmiş iki ekonomik güç, enerji kaynaklarıyla zenginleşen ve en çok enerji tüketen iki süper güç birbirinden ayrı siyaset izlemek zorundalar ama bu siyasetin arkasında ortak hareket etme ve birlikte çalışmanın da söz konusu olduğu söylenebilir.
Sonuç olarak Gürcistan’ın birçok sorunu mevcuttur. Ayrıca deniz ülkesi olması itibariyle ve Türkiye’ye komşu olduğu için Rusya-Gürcistan-Türkiye üçgeninde önceden beri süregelen birçok anlaşmazlık yaşanmaktadır. Gürcistan bu sorunların akabinde Rusya ile olan ekonomik ilişkilerini de sınırlandırmış ve kalıcı olarak ithalat ve ihracatta Batı’ya yönelmiştir. Gürcistan ayrıca Rusya’ya karşı olarak NATO’ya üye olmuştur.
Sorunların çözülememesinin ardında yatan en büyük etken bölgeyi, bazı güçlerin rekabet ortamı oluşturmak amacıyla kullanmasıdır. Gürcistan’daki sorunların son bulması ABD ve Rusya’nın bölgeden çekilmesine veya bu bölgedeki çıkarları yerine uluslar arası barışın korunmasına veya insan haklarının uygulanmasına yönelik ince bir yol izlemelerine bağlıdır.
HalilİbrahimCoşkunyürek
24 Ocak 2009 Cumartesi
Bu Nasıl Demokrasi?
Reel sosyalizmin çöküşü, Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı'nın dağılmasıyla birlikte, dünyadaki siyasal ortamda büyük değişiklikler oldu. "İki kutuplu dünya"nın oluşturduğu değerler sarsıldı. ABD, askeri ve siyasi bakımdan güçlendi ve dünyanın güç merkezi haline geldi. Ekonomik alanda ABD, Batı Avrupa ve Japonya arasında rekabet arttı. Fakat bu gelişmelerle demokrasinin dünyaya kazandırabilecekleri ters orantılı olarak ilerledi. Yani demokrasi aslında ilerlemesi gereken yerde geriledi. ABD merkezli dünyada zenginler ve yoksullar biçimindeki bölünme daha da derinleşti. Sınıflar ve katmanlar arasında uçurumlar oluştu. Ülkeler ve bölgeler arası gelişme ve gelir farklılıkları "Batı" lehine büyüdü. Afrika. Orta ve Güney Amerika ile Asya'nın geri kalmış ülkelerinden "Batı"ya sürekli kaynak aktarılması sonucu, bu ülkelerin insanları her geçen gün daha da yoksullaştı. "Batı" merkezli dünyada bölgesel savaşlar ve silahlanma yarışı artarak sürmekte, kaynakların önemli bir bölümü bölgesel savaşlara ve silahlara aktarılmaktadır. Bu durum demokrasi yerine; ırkçı, şoven ve otoriter anlayışları beslemekte dünyada barışı tehdit etmektedir. Aynı zamanda Birleşmiş Milletlerin Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi olan ABD, Çin, Rusya, Fransa ve İngiltere’nin dünya barışı ve demokrasisine katkıları olan dünya silah ticaretinin yıllık ortalama kar maksimizasyonu 25–30 milyar dolar iken, bu kadar ciddi paralar söz konusuyken, çıkar çatışmaları, ekonomik savaşlar, beraberinde de soykırımlar yapılıyorken dünyada demokrasinin varlığından nasıl söz edebiliriz. Bizce demokrasi dünyada soyut bir kavram değildir, somut bir kavramdır fakat biz bu somut kavramı gözümüzle göremiyorsak nasıl soyut olmadığına ikna olalım.
Adına; ‘Yeni Dünya Düzeni’ veya ‘Ortadoğu Projesi’ adı verilen projeleri gerçekleştirmek için 11 Eylül saldırıları ile bölgeye inen ABD, bu projelerine Afganistan ve Irak’ın işgali ile başladı.
Amerikanın bundan sonraki süreçte izleyeceği yol İran’ın nükleer enerji politikasını sürdürdüğünü gündeme taşıması ve İsrail’den kalkacak muhtemel uçakların İran nükleer tesislerini bombalaması şeklinde gerçekleşecek. Akabinde Amerika: İran, Irak, Ürdün, Kuveyt, Lübnan’ı ve Suudi Arabistan’ı da buna dâhil ederek geniş bir bölgede harita değişikliği planlarını kolayca ve barışçıl yollarla gerçekleştirmiş olacak.
Amerika dünya kamuoyunun gözünde demokratik yönetimler, demokratik rejimler içerisinde demokrasinin beşiği diye adlandırılan bir ülke değil mi? Peki, bizler yani bilinçli bir toplum olan, okuyan bireyler olarak nasıl olurda bu, dünyanın aynı zamanda süper gücü olan, her yere gücünün yettiğini düşünen Amerikanın hem NATO hem AB üye devletleri nezdinde ciddi veto haklarına ya da neyle tanımlarsak tanımlayalım ciddi kararlar alma aşamasında sınır, kişi, ülke tanımayan bu Amerikanın, Ortadoğu’daki az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkeleri demokrasi ve özgürlük adı altında zengin doğal kaynaklarını sömüren ve bu sömürü politikasını işgale kadar taşıyan bu devleti sırf kendi ülkesinde federal bir sistemi, çoğulcu demokratik bir düzeni benimsemiş olduğundan dolayı demokrasilerin beşiği bir ülke olarak niteleyebiliriz.
Demokrasiden beklenen, demokrasiyi benimsemiş ülkenin insanlarının müreffeh, insani gelişme kriterlerini yakalamış yurttaşlar olmaları değil, yeni konumun uluslararası ilişkilere olumlu yansımasını sağlamaktır. Bu bakımdan karar mekanizmalarının şeffaflığı gelişmiş demokrasilerin de önemli bir sorunudur. Buna en iyi örnek; İngiltere ve ABD’nin Irak’a yönelik savaş kararıdır. Aldatma ve hasıraltı etme gibi karışık sorulara zemin hazırlamanın haricinde bu ülkelerdeki demokratik organların bu süreçle pek bir ilgisi olmadı. Kararlar tıpkı demokratik olmayan ülkelerdeki gibi, sadece küçük bir grup şahıs tarafından, gizlilik içinde alındı. Demek ki, seçimli demokrasi demokratik olmayan ülkeyle farkı ortaya koymaya yetmiyor.
Demokrasi kültürünün ülkemizde yerleşmesi sürecinden çok kısa bahsetmem gerekirse: demokrasinin ülkemizde yerleşmesi bugünden geleceğe uzun bir tarihi süreç gerektirecektir, maalesef. Bugün en çok karşı çıktığımız halkın seçtiği iktidarın muktedir olamaması durumu olmasa dahi, siyasi partilerin tek adamların hâkimiyet alanı olduğu bir ülkede, demokrasi için sabırlı olmamız gerektiği aşikârdır. Halkın elinde demokrasi enstrümanı olarak sadece sandık bulunmakta ve halkımızın demokratik tepkisini ancak sandık üstünden ölçebiliyoruz. Bu ölçüm, bize umutlu sonuçlar veriyor. Halkımız her seçimde Anti-demokratik her hareketin yanında olanı cezalandırıyor, karşısında olanı ödüllendiriyor. Ancak demokrasi çok geniş bir anlam ve çok geniş bir kitle içerdiği için bu uygulamalar günümüzde yeterli gelmiyor. Sözde demokrasi adı altında yapılan icraatların herkes farkında olmasına rağmen ellerinden hiçbir şey gelmeyeceğini zanneden zihniyet ellerini kollarını bağlayıp bekliyor. Hâlbuki halkın desteğini arkasına alan bir hükümet her zaman ülkeyi başarıya götürebilecek bir etki sahibidir. Yeter ki kendi milletinin vatanının bekasını, şahsi çıkarlarının ve diğer devletlerin çıkarlarının üzerinde görsün. Ülkemize bu denli duyarlı ve bilinçli bir liderin 70 senedir gelmemesi gerçekten de çok acı ve utanç verici bir durum olduğu yadsınamaz. Ama ileride bizi daha kötü günlerin beklemesini istemiyorsak eğer, ulusal değerleri önemseyen milli varlığa ve bütünlüğe bağlı, ulusal ölçekte gelişime açık dışsal ölçekte gelişime bağımlı olmayan bir lideri ve lider kadrosunu ülkemizin başına getirmemiz gerekiyor. Bizim bu dünyada da öbür dünyada da yapmamız gereken kendi hayrımızı ve çocuklarımızın hayrını düşünüyorsak eğer yapmamız gereken yegâne iş budur diye düşünüyorum.
Son olarak yazıma son vermeden önce ilgimi çeken bir cümleyi sizinle paylaşmak istiyorum.
Bu topraklar üzerinde yaşayıp da, hak ettiğimi düşündüğüm “demokrasi”, “özgürlük” gibi kavramları, sadece kitaplarda okumak ve hayal etmek yerine “yaşama”yı düşlüyorum. Bu cümle aslında bütün gerçekleri açıklıyor.
HalilİbrahimCoşkunyürek
Adına; ‘Yeni Dünya Düzeni’ veya ‘Ortadoğu Projesi’ adı verilen projeleri gerçekleştirmek için 11 Eylül saldırıları ile bölgeye inen ABD, bu projelerine Afganistan ve Irak’ın işgali ile başladı.
Amerikanın bundan sonraki süreçte izleyeceği yol İran’ın nükleer enerji politikasını sürdürdüğünü gündeme taşıması ve İsrail’den kalkacak muhtemel uçakların İran nükleer tesislerini bombalaması şeklinde gerçekleşecek. Akabinde Amerika: İran, Irak, Ürdün, Kuveyt, Lübnan’ı ve Suudi Arabistan’ı da buna dâhil ederek geniş bir bölgede harita değişikliği planlarını kolayca ve barışçıl yollarla gerçekleştirmiş olacak.
Amerika dünya kamuoyunun gözünde demokratik yönetimler, demokratik rejimler içerisinde demokrasinin beşiği diye adlandırılan bir ülke değil mi? Peki, bizler yani bilinçli bir toplum olan, okuyan bireyler olarak nasıl olurda bu, dünyanın aynı zamanda süper gücü olan, her yere gücünün yettiğini düşünen Amerikanın hem NATO hem AB üye devletleri nezdinde ciddi veto haklarına ya da neyle tanımlarsak tanımlayalım ciddi kararlar alma aşamasında sınır, kişi, ülke tanımayan bu Amerikanın, Ortadoğu’daki az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkeleri demokrasi ve özgürlük adı altında zengin doğal kaynaklarını sömüren ve bu sömürü politikasını işgale kadar taşıyan bu devleti sırf kendi ülkesinde federal bir sistemi, çoğulcu demokratik bir düzeni benimsemiş olduğundan dolayı demokrasilerin beşiği bir ülke olarak niteleyebiliriz.
Demokrasiden beklenen, demokrasiyi benimsemiş ülkenin insanlarının müreffeh, insani gelişme kriterlerini yakalamış yurttaşlar olmaları değil, yeni konumun uluslararası ilişkilere olumlu yansımasını sağlamaktır. Bu bakımdan karar mekanizmalarının şeffaflığı gelişmiş demokrasilerin de önemli bir sorunudur. Buna en iyi örnek; İngiltere ve ABD’nin Irak’a yönelik savaş kararıdır. Aldatma ve hasıraltı etme gibi karışık sorulara zemin hazırlamanın haricinde bu ülkelerdeki demokratik organların bu süreçle pek bir ilgisi olmadı. Kararlar tıpkı demokratik olmayan ülkelerdeki gibi, sadece küçük bir grup şahıs tarafından, gizlilik içinde alındı. Demek ki, seçimli demokrasi demokratik olmayan ülkeyle farkı ortaya koymaya yetmiyor.
Demokrasi kültürünün ülkemizde yerleşmesi sürecinden çok kısa bahsetmem gerekirse: demokrasinin ülkemizde yerleşmesi bugünden geleceğe uzun bir tarihi süreç gerektirecektir, maalesef. Bugün en çok karşı çıktığımız halkın seçtiği iktidarın muktedir olamaması durumu olmasa dahi, siyasi partilerin tek adamların hâkimiyet alanı olduğu bir ülkede, demokrasi için sabırlı olmamız gerektiği aşikârdır. Halkın elinde demokrasi enstrümanı olarak sadece sandık bulunmakta ve halkımızın demokratik tepkisini ancak sandık üstünden ölçebiliyoruz. Bu ölçüm, bize umutlu sonuçlar veriyor. Halkımız her seçimde Anti-demokratik her hareketin yanında olanı cezalandırıyor, karşısında olanı ödüllendiriyor. Ancak demokrasi çok geniş bir anlam ve çok geniş bir kitle içerdiği için bu uygulamalar günümüzde yeterli gelmiyor. Sözde demokrasi adı altında yapılan icraatların herkes farkında olmasına rağmen ellerinden hiçbir şey gelmeyeceğini zanneden zihniyet ellerini kollarını bağlayıp bekliyor. Hâlbuki halkın desteğini arkasına alan bir hükümet her zaman ülkeyi başarıya götürebilecek bir etki sahibidir. Yeter ki kendi milletinin vatanının bekasını, şahsi çıkarlarının ve diğer devletlerin çıkarlarının üzerinde görsün. Ülkemize bu denli duyarlı ve bilinçli bir liderin 70 senedir gelmemesi gerçekten de çok acı ve utanç verici bir durum olduğu yadsınamaz. Ama ileride bizi daha kötü günlerin beklemesini istemiyorsak eğer, ulusal değerleri önemseyen milli varlığa ve bütünlüğe bağlı, ulusal ölçekte gelişime açık dışsal ölçekte gelişime bağımlı olmayan bir lideri ve lider kadrosunu ülkemizin başına getirmemiz gerekiyor. Bizim bu dünyada da öbür dünyada da yapmamız gereken kendi hayrımızı ve çocuklarımızın hayrını düşünüyorsak eğer yapmamız gereken yegâne iş budur diye düşünüyorum.
Son olarak yazıma son vermeden önce ilgimi çeken bir cümleyi sizinle paylaşmak istiyorum.
Bu topraklar üzerinde yaşayıp da, hak ettiğimi düşündüğüm “demokrasi”, “özgürlük” gibi kavramları, sadece kitaplarda okumak ve hayal etmek yerine “yaşama”yı düşlüyorum. Bu cümle aslında bütün gerçekleri açıklıyor.
HalilİbrahimCoşkunyürek
Biyolojik Silahlanma
Biyolojik silahlar insan veya hayvanlarda ölüme, bitkilerde hasara yol açmak için kullanılan kimyasal zehirli maddeler içeren biyolojik olarak etki gösteren silahlardır.
Dünya üzerinde ilk defa tatarlar tarafından 1346 yılında Cenevizlilere karşı kullanılmıştır. Kuşattıkları Ceneviz kalesinin duvarlarının üstünden hastalık taşıyan ölü hayvan ve insanları şehrin üzerine atmışlardır. 1700’lerin ortalarında Amerika’daki yerlilere İngilizler çiçek virüsü taşıyan battaniyeler dağıtmışlar, Amerika’da yüzlerce kızıl derili yerli halk öldürülmüş, Japonlar 1932’de Çin’e biyolojik saldırıda bulunmuşlar, 11 Çin şehrine şarbon, kolera, veba gibi çeşitli hastalıklar bulaştırmışlardır. 1969 yılına kadar tüm dünyada ciddi bir silahlanma, biyolojik silah depolama ve üretimi yarışı olmuştur. Bu silahlanma yarışının ileride sivil halka karşı çok ciddi tahribatlar vereceği düşünüldüğünden gelişmiş ülkeler silahlanma yarışını azaltacaklarını açıklamışlar ancak azaltmamışlardır. 1972 yılında Amerikan Başkanı Nixon biyolojik silah kullanımına son verdiğini açıklamıştır. Biyolojik ve zehirli silahlar anlaşması BWC’ yi imzalamıştır. Biyolojik silahların üretimi oldukça kolay ve ucuzdur. Ancak bu silahların etki alanı çok az kullanılmış olsa bile çok geniştir. Biyolojik silahlar diğer ülkelerden gelebilecek herhangi bir saldırı tehdidine karşı caydırıcılığı olan silahlardır. Ülkeler biyolojik silah üreten ülkelere saldırmak istemezler çünkü kendi ülkelerinde etki alanı sivillere yönelik olan silahların kullanılmasından korkarlar. Çevreye ve insanlığa karşı çok büyük zararlara ve kıyımlara sebep olduğundan dünyada tamamen ortadan kaldırılması için anlaşmalar ve çalışmalar yapılmaya devam edilmektedir. Ancak bir defa üretilen bir biyolojik silahın yok edilmesi üretiminden çok daha zordur. Kimyasal bileşenler içeren bu silahların yok edilmesinde kullanılacak alan dünyada mevcut değildir. Etki alanı çok geniş arazilere yayılabileceğinden çöllerde bile yok edilmeye çalışılması olanaksızdır. Biyolojik silahların yok edilebilmesi için kullanılabilecek tek yer gezegenin dışıdır. Uzaya da biyolojik silah yok etmek için hiçbir ülke çıkmaz çünkü maliyet olarak çok astronomik maliyetlere sebep olur. Ancak bu kadar olumsuz yanları olmasına rağmen halen biyolojik silah üretimine devam eden ülkeler vardır. İsrail, ABD, Güney Kore, Kuzey Kore, Lübnan, Pakistan, Hindistan gibi ülkeler halen üretime devam etmektedirler. Bir de üretmediğini dünyaya bildirip de gizli bir şekilde faaliyetlerine devam eden ve üretimi devam ettiren bazı şirketler vardır bunlar; Almanya, İngiltere gibi şirketlerdir. Bu şirket ülkeleri dünya barışının savunucusu olduklarını iddia edip dünyayı kandırırlar. Yüzyıllardır olduğu gibi günümüzde de dünyada barışın sağlanabilmesi için uluslar arası kuruluşlar tarafından çalışmalar yapılmakta, devletlerarası anlaşmalar düzenlenmekte, buna rağmen savaşları önlemek mümkün olamamaktadır. Bunun doğal sonucu olarak da silahlanma yarışı sürüp gitmektedir. Savunma amaçlı olduğu iddia edilen bu silahlar şüphesiz savaşa mani olmak için caydırıcı bir unsurdur. Ancak sadece savaşlara mani olmak için üretildiğini kimse ispatlayamaz. Her ülke bu silahları bir gün kullanırız ya da satarız düşüncesiyle üretmektedir. Silahların her çeşidi saldırı veyahut caydırıcılık amaçlarıyla depolanabilir ya da üretilebilir. Ancak kullanılacağı mekân yerküremiz ve yerküremizde yaşayan insanlar olduğu için şehirler, sanayi tesisleri, haberleşme alanları, enerji kaynakları vb. insanların yaşadıkları yerler ve yaşam kaynakları olumsuz yönde etkileneceğinden silahlanma yarışının bir şekilde önüne geçilmesi gerekmektedir. Bu silahları bulunduran ülkelerin savaşmaları halinde asker ve siviller topyekûn bu acımasız, yok edici kavganın içinde ister istemez yer almak zorunda kalacaklardır.
Biyolojik savaşa karşı korunmanın tedbirler almanın gerekliliği kesinlikle tartışılmaz. Bu tedbirleri alacak makam Sağlık Bakanlığıdır. Ancak diğer bakanlıklar ve ilgili kuruluşlar da kendi hizmetleri ile ilgili savunma tedbirleri konusunda gerekli önlemleri almak durumundadırlar. Örneğin; bitki ve hayvanlarda ortaya çıkacak hastalıklara karşı tedbirler Tarım ve Köy İşleri Bakanlığınca Biyolojik ajan ile kirlenmiş sahaların temizlenmesi Çevre Bakanlığı, İtfaiye ve Sivil Savunma vb. kuruluşlarca yapılmaktadır. Biyolojik silahların kullanımını önleyecek veya kullanıldıklarında bunları etkisiz hale getirebilecek kesin pratik bir önlem yoktur, yakın gelecekte de olmayacaktır. Bu tür silahların üretilmesi, depolanması ve kullanılması oldukça ucuz ancak bunlardan korunma, tedavi yöntemleri ise oldukça pahalı ve zordur. Etkili bir savunma için iyi eğitilmiş personele, çok etkili haber alma birimlerine, kaliteli ve etkili koruyucu malzeme, tespit ve teşhis araç gereçlerine, çok çabuk ve etkili bir şekilde organize olan Sağlık, Sivil, Savunma ve İtfaiye teşkilatlarına gerek bulunmaktadır.
Bu bağlamda ülkemizle dış politikada diplomatik ilişkilerini sürdüren silah üretimi yapan ülkeleri biz insan hakları ya da masum insanların yaşama hakları, vicdan ve insaniyet çerçevesinde etkilememiz ve kendimizde olduğu gibi diğer ülkelerde de biyolojik silahlanmayı engellememiz, üzerimize düşen bir görevdir.
HalilİbrahimCoşkunyürek
Dünya üzerinde ilk defa tatarlar tarafından 1346 yılında Cenevizlilere karşı kullanılmıştır. Kuşattıkları Ceneviz kalesinin duvarlarının üstünden hastalık taşıyan ölü hayvan ve insanları şehrin üzerine atmışlardır. 1700’lerin ortalarında Amerika’daki yerlilere İngilizler çiçek virüsü taşıyan battaniyeler dağıtmışlar, Amerika’da yüzlerce kızıl derili yerli halk öldürülmüş, Japonlar 1932’de Çin’e biyolojik saldırıda bulunmuşlar, 11 Çin şehrine şarbon, kolera, veba gibi çeşitli hastalıklar bulaştırmışlardır. 1969 yılına kadar tüm dünyada ciddi bir silahlanma, biyolojik silah depolama ve üretimi yarışı olmuştur. Bu silahlanma yarışının ileride sivil halka karşı çok ciddi tahribatlar vereceği düşünüldüğünden gelişmiş ülkeler silahlanma yarışını azaltacaklarını açıklamışlar ancak azaltmamışlardır. 1972 yılında Amerikan Başkanı Nixon biyolojik silah kullanımına son verdiğini açıklamıştır. Biyolojik ve zehirli silahlar anlaşması BWC’ yi imzalamıştır. Biyolojik silahların üretimi oldukça kolay ve ucuzdur. Ancak bu silahların etki alanı çok az kullanılmış olsa bile çok geniştir. Biyolojik silahlar diğer ülkelerden gelebilecek herhangi bir saldırı tehdidine karşı caydırıcılığı olan silahlardır. Ülkeler biyolojik silah üreten ülkelere saldırmak istemezler çünkü kendi ülkelerinde etki alanı sivillere yönelik olan silahların kullanılmasından korkarlar. Çevreye ve insanlığa karşı çok büyük zararlara ve kıyımlara sebep olduğundan dünyada tamamen ortadan kaldırılması için anlaşmalar ve çalışmalar yapılmaya devam edilmektedir. Ancak bir defa üretilen bir biyolojik silahın yok edilmesi üretiminden çok daha zordur. Kimyasal bileşenler içeren bu silahların yok edilmesinde kullanılacak alan dünyada mevcut değildir. Etki alanı çok geniş arazilere yayılabileceğinden çöllerde bile yok edilmeye çalışılması olanaksızdır. Biyolojik silahların yok edilebilmesi için kullanılabilecek tek yer gezegenin dışıdır. Uzaya da biyolojik silah yok etmek için hiçbir ülke çıkmaz çünkü maliyet olarak çok astronomik maliyetlere sebep olur. Ancak bu kadar olumsuz yanları olmasına rağmen halen biyolojik silah üretimine devam eden ülkeler vardır. İsrail, ABD, Güney Kore, Kuzey Kore, Lübnan, Pakistan, Hindistan gibi ülkeler halen üretime devam etmektedirler. Bir de üretmediğini dünyaya bildirip de gizli bir şekilde faaliyetlerine devam eden ve üretimi devam ettiren bazı şirketler vardır bunlar; Almanya, İngiltere gibi şirketlerdir. Bu şirket ülkeleri dünya barışının savunucusu olduklarını iddia edip dünyayı kandırırlar. Yüzyıllardır olduğu gibi günümüzde de dünyada barışın sağlanabilmesi için uluslar arası kuruluşlar tarafından çalışmalar yapılmakta, devletlerarası anlaşmalar düzenlenmekte, buna rağmen savaşları önlemek mümkün olamamaktadır. Bunun doğal sonucu olarak da silahlanma yarışı sürüp gitmektedir. Savunma amaçlı olduğu iddia edilen bu silahlar şüphesiz savaşa mani olmak için caydırıcı bir unsurdur. Ancak sadece savaşlara mani olmak için üretildiğini kimse ispatlayamaz. Her ülke bu silahları bir gün kullanırız ya da satarız düşüncesiyle üretmektedir. Silahların her çeşidi saldırı veyahut caydırıcılık amaçlarıyla depolanabilir ya da üretilebilir. Ancak kullanılacağı mekân yerküremiz ve yerküremizde yaşayan insanlar olduğu için şehirler, sanayi tesisleri, haberleşme alanları, enerji kaynakları vb. insanların yaşadıkları yerler ve yaşam kaynakları olumsuz yönde etkileneceğinden silahlanma yarışının bir şekilde önüne geçilmesi gerekmektedir. Bu silahları bulunduran ülkelerin savaşmaları halinde asker ve siviller topyekûn bu acımasız, yok edici kavganın içinde ister istemez yer almak zorunda kalacaklardır.
Biyolojik savaşa karşı korunmanın tedbirler almanın gerekliliği kesinlikle tartışılmaz. Bu tedbirleri alacak makam Sağlık Bakanlığıdır. Ancak diğer bakanlıklar ve ilgili kuruluşlar da kendi hizmetleri ile ilgili savunma tedbirleri konusunda gerekli önlemleri almak durumundadırlar. Örneğin; bitki ve hayvanlarda ortaya çıkacak hastalıklara karşı tedbirler Tarım ve Köy İşleri Bakanlığınca Biyolojik ajan ile kirlenmiş sahaların temizlenmesi Çevre Bakanlığı, İtfaiye ve Sivil Savunma vb. kuruluşlarca yapılmaktadır. Biyolojik silahların kullanımını önleyecek veya kullanıldıklarında bunları etkisiz hale getirebilecek kesin pratik bir önlem yoktur, yakın gelecekte de olmayacaktır. Bu tür silahların üretilmesi, depolanması ve kullanılması oldukça ucuz ancak bunlardan korunma, tedavi yöntemleri ise oldukça pahalı ve zordur. Etkili bir savunma için iyi eğitilmiş personele, çok etkili haber alma birimlerine, kaliteli ve etkili koruyucu malzeme, tespit ve teşhis araç gereçlerine, çok çabuk ve etkili bir şekilde organize olan Sağlık, Sivil, Savunma ve İtfaiye teşkilatlarına gerek bulunmaktadır.
Bu bağlamda ülkemizle dış politikada diplomatik ilişkilerini sürdüren silah üretimi yapan ülkeleri biz insan hakları ya da masum insanların yaşama hakları, vicdan ve insaniyet çerçevesinde etkilememiz ve kendimizde olduğu gibi diğer ülkelerde de biyolojik silahlanmayı engellememiz, üzerimize düşen bir görevdir.
HalilİbrahimCoşkunyürek
19 Ocak 2009 Pazartesi
Uluslararası hukuk, hukuk mudur?
Öncelikle hukukun kısaca tanımını yapmak gerekir; sosyal hayatı düzenleyen maddi yaptırımları olan ulusal normlar- kurallar ve değerler bütünüdür. İkinci olarak da uluslar arası hukuku tanımlamak gerekirse; uluslar arası toplumlar arasındaki ilişkileri belirli bir düzene bağlayarak o toplumun veya toplumların birlikteliğini sağlamaya yönelik karşılıklı mutabakatlarla oluşturulan bir hukuk dalıdır. Uluslar arası topluma dünya üzerindeki ulusların temsilcisi olan devletlerin karşılıklı olarak etkileşimi diyebiliriz. Eşit statüde olan devletlerarasında yani; devlet oldukları uluslar arası camiada ispatlanmış, diğer devletler tarafından kabul edilmiş ve resmi olarak tanınmış olan devletlerarasındaki diplomatik ve ekonomik ilişkilerin usulüne uygun yürütülebilmesi devlet iradesi ile belirlenmiş, uyulması zorunlu olan ve kabul edilen bazı hükümlerin varlığıyla mümkündür. Bu ilişkilerin düzenli bir şekilde yürütülmesine ve belirlenen şartlara uluslar arası hukuk denir. Uluslar arası hukuk kurallarını koyan hukuktan üstün kişi ya da birimler olamazlar. Ayrıca uluslar arası hukukun yaptırım sistemi üstün bir siyasal otoriteye dayanmamaktadır. Bu yaptırım sisteminin uygulanması için devletlerarasında konulan düzen sağlayıcı bu kuralların, aynı zamanda taraf olan devletlerin devlet içi hukuklarında yer almaması ve farklı bir sisteminin olması yani farklı bir hukuk düzeninin olmasıyla mümkündür ve bu sistemin varlığı da kâğıt üzerinde uluslar arası hukukun varlığını gösterir. Bu şartlar gerçekleştirildiğinde biz de uluslar arası hukuk hukuktur deriz. Ancak durum sadece bundan ibaret değildir. Uluslar arası hukukun varlığından söz edebilmemiz için bunların bizim mantığımıza göre yeterli gelmemesi lazımdır. Düzen ve adalet = hukuk ise, uluslar arası hukuk da bir hukuk dalı ise Dünya üzerinde devletlerin bazı görevleri olması lazım: sadece karşılıklı mutabakat sağlanan konularda uluslar arası hukuka ve düzene uygun davranılması yeterli olmamalı. Bizler gelişmiş bir toplum ve dünya barışının sağlanmasını istiyorsak, uluslar arası hukukun tüm devletlere karşı uygulanmasını ya da en azından temel bazı hükümlerinin tüm dünyada geçerli olmasını sağlamalıyız. Sivil halkın güvenliği ile ilgili hükümlere özellikle önem verilmesi gerekmektedir. Huzur ve demokrasi götürmek bahanesiyle çok ciddi petrol rezervleri olan ülkelere uluslar arası hukukun varlığına ve bütünlüğüne aykırı olarak saldırılmaması gerekmektedir.
Haksız işgallerin devletler tarafından tasvip edilmemesi dünya barışını sağlamak için gerekli olan en önemli husustur. İsrail’in Filistin’i işgali, Amerika’nın Irak’ı ve Afganistan’ı işgali, Çin Halk Cumhuriyetinin Doğu Türkistan’a yaptığı zulümler (bu zulümler sonucunda 200.000 den fazla Müslüman hayatını kaybetmiştir) gibi Dünyada devam eden ve masum insanların ölümleriyle sonuçlanan savaşların uluslar arası hukukun evrensellik ilkesine dayanarak durdurulması gerekmektedir. İnsan hayatı bu kadar değersiz olmamalı. Koskoca bir Afganistan sadece El-Kaide örgütü elebaşları var diye işgal edilmemeli, ya da koskoca Irak dünya medeniyetinin beşiği ülkelerden biri olan Irak, demokrasi adı altında fakat rejimi devirmek ve petrolünü sömürmek amacıyla işgal edilmemeli, bu işgallere dünyadaki bütün devletler karşı çıkmalı. Irak, Baas rejimi iktidara gelene kadar Amerika açısından Ortadoğu ülkelerini rahat kontrol altına alabilmek için bulunmaz bir nimetti. Saddam Hüseyin iktidarı ele geçirdikten sonra da bu kontrol bir süre devam etti, farklı destekleme politikaları izlendi. Örneğin, İran-Irak savaşında Irak desteklendi, Irağa ciddi silah ve teçhizat malzemeleri yardımı ya da desteği yapıldı, aynı zamanda İran dışarıdan gelecek yardımlara kapatılarak yalnız bırakıldı. Daha sonra Amerika’nın yardımlarıyla İran’dan istediğini alan Irak Kuveyt’i işgal etti ve Amerika’nın petrolünü en çok sömürdüğü devlete karşı savaş açtı. Aynı zamanda artık eline silah ve iktidar gücü geçtiğinden Amerika’ya kafa tuttu. “Tabi Irak’ın yaptığı bu dengesiz ve akıl almaz politikalar benim yorumlamama göre tamamen Saddam Hüseyin’in Amerikan uşağı ve adamı olmasıyla alakalı. Bir diktatör nasıl olur da bu kadar düşüncesiz bir siyaset izleyebilir ve ülkesini bu denli bir yok oluşa sürükleyebilir, bence işbirlikçi olmayan hiç kimse bu denli yanlış kararlar vermez. Aynı zamanda Saddam’ın idamı halen bazı şüpheler barındırmaya devam ediyor.” Amerika’da, hem yeni kurulan İsrail Yahudi devletinin güvenliğini tehdit ettiği için hem de Ortadoğu bölgesinde Amerikan kontrolüne karşı bir tehdit varlığı gösterdiği için Irak’a savaş açtı. I. Körfez Savaşı bu şekilde başladı.
Bu politikaları örnek olarak verdim çünkü izlenen bu siyaset uluslar arası hukuka tamamen aykırı olan bir siyaset. Tam anlamıyla bir çıkar mücadelesi içermekte, gelişmemiş ülkelerin haksız sömürülmesini ispat etmektedir. Uluslar arası hukuk aynı zamanda bir düzen sağlayıcı ve adaleti-dünya barışını koruyucu bir unsur ise, bu unsurun varlığı ancak onun tüm ülkeler tarafından, tüm dünyaya uygulanmasıyla söz konusu olur. Ben bu koşullarda ve çıkan savaşlar sonucunda uluslar arası hukukun varlığına inanmamaktayım. Dünya üzerinde ne gelişmiş ülkelerde ne de gelişmekte olan ülkelerde uluslar arası hukuk tam anlamıyla yoktur. Demokrasi ve eşitliğin nasıl var olmadığı, hatta insan hakları diye bir şeyin de dünyada söz konusu olmadığı gibi. Bu devirde çünkü hiç kimse insan haklarını çıkarlarının önüne koymamaktadır. Bizim bilincinde olduğumuz bu duyarlılıkların tüm dünya ülkeleri tarafından gösterilmesini ümit ediyorum, şuanda tek yapabileceğim bu olduğu için.
HalilİbrahimCoşkunyürek
Haksız işgallerin devletler tarafından tasvip edilmemesi dünya barışını sağlamak için gerekli olan en önemli husustur. İsrail’in Filistin’i işgali, Amerika’nın Irak’ı ve Afganistan’ı işgali, Çin Halk Cumhuriyetinin Doğu Türkistan’a yaptığı zulümler (bu zulümler sonucunda 200.000 den fazla Müslüman hayatını kaybetmiştir) gibi Dünyada devam eden ve masum insanların ölümleriyle sonuçlanan savaşların uluslar arası hukukun evrensellik ilkesine dayanarak durdurulması gerekmektedir. İnsan hayatı bu kadar değersiz olmamalı. Koskoca bir Afganistan sadece El-Kaide örgütü elebaşları var diye işgal edilmemeli, ya da koskoca Irak dünya medeniyetinin beşiği ülkelerden biri olan Irak, demokrasi adı altında fakat rejimi devirmek ve petrolünü sömürmek amacıyla işgal edilmemeli, bu işgallere dünyadaki bütün devletler karşı çıkmalı. Irak, Baas rejimi iktidara gelene kadar Amerika açısından Ortadoğu ülkelerini rahat kontrol altına alabilmek için bulunmaz bir nimetti. Saddam Hüseyin iktidarı ele geçirdikten sonra da bu kontrol bir süre devam etti, farklı destekleme politikaları izlendi. Örneğin, İran-Irak savaşında Irak desteklendi, Irağa ciddi silah ve teçhizat malzemeleri yardımı ya da desteği yapıldı, aynı zamanda İran dışarıdan gelecek yardımlara kapatılarak yalnız bırakıldı. Daha sonra Amerika’nın yardımlarıyla İran’dan istediğini alan Irak Kuveyt’i işgal etti ve Amerika’nın petrolünü en çok sömürdüğü devlete karşı savaş açtı. Aynı zamanda artık eline silah ve iktidar gücü geçtiğinden Amerika’ya kafa tuttu. “Tabi Irak’ın yaptığı bu dengesiz ve akıl almaz politikalar benim yorumlamama göre tamamen Saddam Hüseyin’in Amerikan uşağı ve adamı olmasıyla alakalı. Bir diktatör nasıl olur da bu kadar düşüncesiz bir siyaset izleyebilir ve ülkesini bu denli bir yok oluşa sürükleyebilir, bence işbirlikçi olmayan hiç kimse bu denli yanlış kararlar vermez. Aynı zamanda Saddam’ın idamı halen bazı şüpheler barındırmaya devam ediyor.” Amerika’da, hem yeni kurulan İsrail Yahudi devletinin güvenliğini tehdit ettiği için hem de Ortadoğu bölgesinde Amerikan kontrolüne karşı bir tehdit varlığı gösterdiği için Irak’a savaş açtı. I. Körfez Savaşı bu şekilde başladı.
Bu politikaları örnek olarak verdim çünkü izlenen bu siyaset uluslar arası hukuka tamamen aykırı olan bir siyaset. Tam anlamıyla bir çıkar mücadelesi içermekte, gelişmemiş ülkelerin haksız sömürülmesini ispat etmektedir. Uluslar arası hukuk aynı zamanda bir düzen sağlayıcı ve adaleti-dünya barışını koruyucu bir unsur ise, bu unsurun varlığı ancak onun tüm ülkeler tarafından, tüm dünyaya uygulanmasıyla söz konusu olur. Ben bu koşullarda ve çıkan savaşlar sonucunda uluslar arası hukukun varlığına inanmamaktayım. Dünya üzerinde ne gelişmiş ülkelerde ne de gelişmekte olan ülkelerde uluslar arası hukuk tam anlamıyla yoktur. Demokrasi ve eşitliğin nasıl var olmadığı, hatta insan hakları diye bir şeyin de dünyada söz konusu olmadığı gibi. Bu devirde çünkü hiç kimse insan haklarını çıkarlarının önüne koymamaktadır. Bizim bilincinde olduğumuz bu duyarlılıkların tüm dünya ülkeleri tarafından gösterilmesini ümit ediyorum, şuanda tek yapabileceğim bu olduğu için.
HalilİbrahimCoşkunyürek
4 Ocak 2009 Pazar
Filistin soykırımı
430’un üzerinde Müslüman kardeşimizin şehit olduğu İsrail’in saldırılarında, Amerika’nın saldırıyı kınamaması ve artık alışılmış bir şey miş gibi davranması, aynı zamanda da dünya kamuoyunda da insan hakları evrensel bildirgesini hazırlayan moron devletlerin de tepkisiz kınamasız kalmaları dünyaya ne kadar değer verdiklerini insanlığa ve insan haklarına ne kadar saygılarının olduğunu açık açık gösterdi. Böyle bir dünyada yaşamaktan ötürü bir Müslüman olarak utanmamak elde değil. Hele bir de üzerine sesimizi çıkarmamamız inanılır gibi değil. O topraklar sadece Yahudilerin mi kutsal toprakları?
O topraklar yani atalarımızın ecdadımızın Filistin diye hitap ettiği Peygamberimizin (s.a.v) ayaklarını bastığı o topraklarda yaşayan insanlar halen Filistin devleti olarak tanımlanmaktadır. Haremu’ş Şerif, Mescid’ül Aksa, Beyt’ul Makdis, Kubbetü’s Sahra bunlar hep bizim kutsal topraklarımız. Yahudiler 50’de ve 130’da Roma tarafından o bölgelerden kovulduktan sonra diaspora diye adlandırdıkları dünyanın dört bir yanına sürgün hayatına gönderildi, sonra 1700 yıl boyunca hiçbir zaman geri dönmek akıllarına bile gelmemişken, değişen dünya koşullarında 100–150 sene önce bir kez daha dünyada yayıldıkları bölgelerden özellikle Rusya’dan kovuldular ve en sonunda akılları sanki başlarına gelmişmiş gibi Filistin’de yaşayan büyük büyük dedelerinin kemikleri dahi bulunmayan lanetli Yahudi halkı, artık Müslüman olan topraklara saldırmışlar, orada 1000 senedir yaşayan Müslüman kardeşlerimizi asimile edip göçe zorlayarak, diasporadan kurtulup, bu sefer orada yaşayan Müslümanları diasporaya tabi tutarak, Yahudi dinlerini yaşamak için ağlama duvarlarını inşa etmişler ve sırf oraya gidip timsah gözyaşlarıyla ağlamak için hiçbir günahı olmayan, masum dediğimiz kardeşlerimizi sanki katli vacipmiş gibi katletmişlerdir ve halen de bu soykırım devam etmektedir. Buna bir dur demek bütün insanlığın görevidir aslında.
Belki Filistin’in başına etkili bir lider gelmemiş, asker nüfusu olarak da Filistin direniş gücü ABD’nin ve İsrail’in füzelerine karşı yetersiz kalmış olabilir. İran İslam devrimini gerçekleştirdikten sonra ABD’nin müttefikliğini kaybetmiş ve ABD stratejisini yine çıkarları doğrultusunda değiştirerek bu sefer İran-Irak savaşında Irak’ı desteklemişti. Irağa verdiği destekle İran’ın kaybetmesini sağlamıştı. Bundan sonra zaten birbirine kırılan bu devletler bir daha yan yana bile gelmeyeceklerdi Amerika tezgâhını iyi hazırladı. ABD, Rusya, İngiltere bu üç ülke Arapları birbirine kırdırarak önce Filistin’deki FKÖ’nün Lübnan’a kaçmasını daha sonra İsrail’in Lübnan’daki FKÖ topluluklarını bombardımana tutmasını, Lübnan’ın, Ürdün’ün ve Suriye’nin başta İsrail’in işgaline karşı çıkması fakat tehditlere dayanamayarak hepsinin Filistin’i gözden çıkarması Arap halklarının dayanışmadan ne kadar yoksun olduklarını, ne kadar dışa bağımlı, sömürüye alışmış milletler olduklarını gösteriyor zaten. Yani bu milletler birbirine kırdırılmaya hazır kıta bekliyorlarmış. O Arap emirlerinin hepsi cehennemlik adamlar zaten, güya şeriata göre yaşıyorlar. Hepinizin birer tane sarayı var Vatikan sarayı gibi bin dönüm saray, ne yapacaksın o kadar büyük sarayı, satıyor tabi her biri yılda 1 milyon varil petrol, o kadar zengin doğal kaynakları var ki o toprakların çölde kazmadan petrol çıkıyor. Allah o toprakları zenginlik için Müslümanlara, sadece bize de değil tabiî ki bütün insanlığa vermiş ama biz ve Arap ırkı o topraklara hâkim olamamışız başkalarının söz hakkının olmasına göz yummuşuz kafamızı çalıştırıp üretememişiz petrolü satamamışız dünyaya. Bizim ayıbımız budur yani en büyük ayıbımız, sadece Arapların Filistin’deki katliama karşı kayıtsız kalmaları değil. Bu saydıklarımın içine kendimizi de katarak söylüyorum, bu yaptıklarımız bizim de ayıbımız, sadece Arap memleketlerinin birlik kurmasıyla olmaz bu işler, o insanların nüfusu ne, çapı ne, teknolojisi ne onlar anca yayıp, petrolü satsınlar, hiç bir şekilde ilerleme yok gayret birlik beraberlik yok.
Bu yazdıklarım zaten aklı beyni çalışan tüm herkesin kavrayacağı şeyler bildiği şeyler. Mevzu Arapların tembellikleri adilikleri değil, amerikanın Rusya’nın İngiltere’nin birbirlerine karşı bir işgal siyaseti izlememeleri, kendi vatandaşlarının ölmesine birebir savaşmalarına izin vermeyerek Ortadoğu ülkeleri üzerinden savaş siyaseti yapmaları, bunu da Arapları Müslümanları birbirine kırdırıp, kendilerine taraf seçerek yapmaları bizim mevzuumuz olmalı. Bu ülkeler dünyadaki bütün çatışma bölgelerinde müdahale hakkını kendilerinde görüyorlar, bırak müdahaleyi oradaki çatışmayı da zaten en başında kendileri çıkarıyor, hazırlıyor, daha sonrada bir taraf seçiyorlar ve tıpkı bir satranç oyunu gibi kazanan kaybedeni oynuyorlar, piyonlarda ne yazıktır ki her zaman hakkın rahmetine kavuşuyor.
Bu mevzular da aslında en büyük etken en büyük neden din. Hıristiyanlar, Yahudiler, Ortodokslar, Katolikler, Protestanlar, Ermeniler bütün bu dini kökenlere sahip milletler Müslümanları nasıl öldürürüz, Müslümanları nasıl yerlerinden ederiz, dünyadaki en güzel topraklarda onlar oturuyor neden biz orda değiliz… Gibi düşüncelere kapılıyorlar ve geçmişten günümüze kadar gelen süreçte bunu bize karşı açtıkları savaşlarla kanıtlıyorlar, ki bütün savaşlar dinsel öğeler üzerinden yapılıyor. Dini nedenler olmasa Ortadoğu Hıristiyan ya da Yahudi olmuş olsaydı o bölgede hiç çatışma çıkmazdı, ama dünya helak olurdu böle bir şey olsaydı. Irkçı soykırımcı diye bütün dünyada karalamadıkları Müslüman millet kalmadı ama kendi yaptıkları ırkçılık değil! Ortadoğu'yu tamamen ele geçirseler dünyadaki bütün karşı milletlere, kendilerinden olmayan bütün ırklara, bırak söz söyleme hakkını yaşama hakkı bile tanımazlar, okadar ki zaten fakir Afrika ülkelerini sömürüpte onlara yaşama hakkı tanımayan ülkelerdir bunlar.
Bizim burada böyle oturup rahat yataklarımızda uyumamız, arada bir kahve ortamlarında misali Filistin’deki Müslüman kardeşlerimize üzülmemiz bir çözüm getirmiyor. O Hamas, Hizbullah, Emel… Gibi örgütler tek başlarına Amerika’ya ve İsrail'e kafa tutamazlar zaten, ayrıca Arapları birlikte tutacak toplayacak bir liderde gelemez günümüzde, böyle bir ümide kapılmamız, beklenti içerisine girmemiz tamamen yanlış olur. Çünkü Arap milleti bu lideri çıkarmaya ve benimsemeye hazır değil. Fakat yinede, ben Ahmedinejadı takdir ediyorum, dış politikada olsun, iç siyasette olsun, tamamen dürüst ve toplumsal bir siyaset örneği... Kendi petrolünü kendi üretiyor Çin’e satıyor, Rusya’ya satıyor, doğal gazı var, sanayisini geliştiriyor, üretim yapıyor, silah da üretiyor. Bir siyasetçi daha ne yapsın İran devriminden sonra Ortadoğu’ya gelen en büyük lider, ama o da benim gibi Araplara hiç güvenmiyor. Biliyor çünkü Arapların tembel teneke olduklarını. Zamanla İran inanıyorum ki çok gelişmiş bir ülke olacak.
Bizim Amerikanın değil İran’ın yanında yer almamız Ortadoğu’yu, Türkmenleri, Kafkasları, Balkanlar'daki Kosovayla Bosna'yı, hatta kuzey Afrika’ya kadar dört kıtayı birleştirmemiz ve bu birleşimden sonra savaşmamız "yenidünya düzenini" bu sefer ters düz etmemiz ondan sonra da; siyasi ve askeri, aynı zamanda ekonomik yönden oluşturacağımız birliktelikten hiç bir zaman kopmamamız gerekiyor. Bu İslam ülkelerini birleştirici politikayı zamanında benimseyen bir siyasetçimiz mevcuttu Necmettin Erbakan. Bu düşüncelere sahip has milliyetçi ve Müslüman siyaset adamını konuşturtmadılar, iş yaptırtmadılar. Bu yüzden bende bazen: “üçüncü dünya savaşı çıksa da, hatta Amerika’nın karşısına, Rusya’nın Çin’in yanında ittifak bloğunda yer alsak da, şu başta bahsettiğim birlik kurulsa diye bazen dua ediyorum ama tamamen bir hayal bu yani dünyadaki 2 milyara yakın Müslüman’ın toplanması bir hayal. Gerçi yazdığım Rusya'yı ve Çin'i aynı blogta Amerika'ya karşı düşünmekte çok zor bir ihtimal. Rusya bariz bir şekilde Amerika ile ortak bir siyaset izliyor, izlediği politika sözde Amerika'nın karşıtı gibi gözükse de dünyadaki bu iki süper gücün birbirine karşı siyaset izleyeceklerini düşünmek çok yanlış olur. Denge politikası gereği Amerika ve Rusya sözde birbirine karşıt iki ekonomik güç olarak gözükmek zorundalar. Bu analizler doğrultusunda dış politikada doğru bir fikre sahip olabiliriz.
HalilİbrahimCoşkunyürek
O topraklar yani atalarımızın ecdadımızın Filistin diye hitap ettiği Peygamberimizin (s.a.v) ayaklarını bastığı o topraklarda yaşayan insanlar halen Filistin devleti olarak tanımlanmaktadır. Haremu’ş Şerif, Mescid’ül Aksa, Beyt’ul Makdis, Kubbetü’s Sahra bunlar hep bizim kutsal topraklarımız. Yahudiler 50’de ve 130’da Roma tarafından o bölgelerden kovulduktan sonra diaspora diye adlandırdıkları dünyanın dört bir yanına sürgün hayatına gönderildi, sonra 1700 yıl boyunca hiçbir zaman geri dönmek akıllarına bile gelmemişken, değişen dünya koşullarında 100–150 sene önce bir kez daha dünyada yayıldıkları bölgelerden özellikle Rusya’dan kovuldular ve en sonunda akılları sanki başlarına gelmişmiş gibi Filistin’de yaşayan büyük büyük dedelerinin kemikleri dahi bulunmayan lanetli Yahudi halkı, artık Müslüman olan topraklara saldırmışlar, orada 1000 senedir yaşayan Müslüman kardeşlerimizi asimile edip göçe zorlayarak, diasporadan kurtulup, bu sefer orada yaşayan Müslümanları diasporaya tabi tutarak, Yahudi dinlerini yaşamak için ağlama duvarlarını inşa etmişler ve sırf oraya gidip timsah gözyaşlarıyla ağlamak için hiçbir günahı olmayan, masum dediğimiz kardeşlerimizi sanki katli vacipmiş gibi katletmişlerdir ve halen de bu soykırım devam etmektedir. Buna bir dur demek bütün insanlığın görevidir aslında.
Belki Filistin’in başına etkili bir lider gelmemiş, asker nüfusu olarak da Filistin direniş gücü ABD’nin ve İsrail’in füzelerine karşı yetersiz kalmış olabilir. İran İslam devrimini gerçekleştirdikten sonra ABD’nin müttefikliğini kaybetmiş ve ABD stratejisini yine çıkarları doğrultusunda değiştirerek bu sefer İran-Irak savaşında Irak’ı desteklemişti. Irağa verdiği destekle İran’ın kaybetmesini sağlamıştı. Bundan sonra zaten birbirine kırılan bu devletler bir daha yan yana bile gelmeyeceklerdi Amerika tezgâhını iyi hazırladı. ABD, Rusya, İngiltere bu üç ülke Arapları birbirine kırdırarak önce Filistin’deki FKÖ’nün Lübnan’a kaçmasını daha sonra İsrail’in Lübnan’daki FKÖ topluluklarını bombardımana tutmasını, Lübnan’ın, Ürdün’ün ve Suriye’nin başta İsrail’in işgaline karşı çıkması fakat tehditlere dayanamayarak hepsinin Filistin’i gözden çıkarması Arap halklarının dayanışmadan ne kadar yoksun olduklarını, ne kadar dışa bağımlı, sömürüye alışmış milletler olduklarını gösteriyor zaten. Yani bu milletler birbirine kırdırılmaya hazır kıta bekliyorlarmış. O Arap emirlerinin hepsi cehennemlik adamlar zaten, güya şeriata göre yaşıyorlar. Hepinizin birer tane sarayı var Vatikan sarayı gibi bin dönüm saray, ne yapacaksın o kadar büyük sarayı, satıyor tabi her biri yılda 1 milyon varil petrol, o kadar zengin doğal kaynakları var ki o toprakların çölde kazmadan petrol çıkıyor. Allah o toprakları zenginlik için Müslümanlara, sadece bize de değil tabiî ki bütün insanlığa vermiş ama biz ve Arap ırkı o topraklara hâkim olamamışız başkalarının söz hakkının olmasına göz yummuşuz kafamızı çalıştırıp üretememişiz petrolü satamamışız dünyaya. Bizim ayıbımız budur yani en büyük ayıbımız, sadece Arapların Filistin’deki katliama karşı kayıtsız kalmaları değil. Bu saydıklarımın içine kendimizi de katarak söylüyorum, bu yaptıklarımız bizim de ayıbımız, sadece Arap memleketlerinin birlik kurmasıyla olmaz bu işler, o insanların nüfusu ne, çapı ne, teknolojisi ne onlar anca yayıp, petrolü satsınlar, hiç bir şekilde ilerleme yok gayret birlik beraberlik yok.
Bu yazdıklarım zaten aklı beyni çalışan tüm herkesin kavrayacağı şeyler bildiği şeyler. Mevzu Arapların tembellikleri adilikleri değil, amerikanın Rusya’nın İngiltere’nin birbirlerine karşı bir işgal siyaseti izlememeleri, kendi vatandaşlarının ölmesine birebir savaşmalarına izin vermeyerek Ortadoğu ülkeleri üzerinden savaş siyaseti yapmaları, bunu da Arapları Müslümanları birbirine kırdırıp, kendilerine taraf seçerek yapmaları bizim mevzuumuz olmalı. Bu ülkeler dünyadaki bütün çatışma bölgelerinde müdahale hakkını kendilerinde görüyorlar, bırak müdahaleyi oradaki çatışmayı da zaten en başında kendileri çıkarıyor, hazırlıyor, daha sonrada bir taraf seçiyorlar ve tıpkı bir satranç oyunu gibi kazanan kaybedeni oynuyorlar, piyonlarda ne yazıktır ki her zaman hakkın rahmetine kavuşuyor.
Bu mevzular da aslında en büyük etken en büyük neden din. Hıristiyanlar, Yahudiler, Ortodokslar, Katolikler, Protestanlar, Ermeniler bütün bu dini kökenlere sahip milletler Müslümanları nasıl öldürürüz, Müslümanları nasıl yerlerinden ederiz, dünyadaki en güzel topraklarda onlar oturuyor neden biz orda değiliz… Gibi düşüncelere kapılıyorlar ve geçmişten günümüze kadar gelen süreçte bunu bize karşı açtıkları savaşlarla kanıtlıyorlar, ki bütün savaşlar dinsel öğeler üzerinden yapılıyor. Dini nedenler olmasa Ortadoğu Hıristiyan ya da Yahudi olmuş olsaydı o bölgede hiç çatışma çıkmazdı, ama dünya helak olurdu böle bir şey olsaydı. Irkçı soykırımcı diye bütün dünyada karalamadıkları Müslüman millet kalmadı ama kendi yaptıkları ırkçılık değil! Ortadoğu'yu tamamen ele geçirseler dünyadaki bütün karşı milletlere, kendilerinden olmayan bütün ırklara, bırak söz söyleme hakkını yaşama hakkı bile tanımazlar, okadar ki zaten fakir Afrika ülkelerini sömürüpte onlara yaşama hakkı tanımayan ülkelerdir bunlar.
Bizim burada böyle oturup rahat yataklarımızda uyumamız, arada bir kahve ortamlarında misali Filistin’deki Müslüman kardeşlerimize üzülmemiz bir çözüm getirmiyor. O Hamas, Hizbullah, Emel… Gibi örgütler tek başlarına Amerika’ya ve İsrail'e kafa tutamazlar zaten, ayrıca Arapları birlikte tutacak toplayacak bir liderde gelemez günümüzde, böyle bir ümide kapılmamız, beklenti içerisine girmemiz tamamen yanlış olur. Çünkü Arap milleti bu lideri çıkarmaya ve benimsemeye hazır değil. Fakat yinede, ben Ahmedinejadı takdir ediyorum, dış politikada olsun, iç siyasette olsun, tamamen dürüst ve toplumsal bir siyaset örneği... Kendi petrolünü kendi üretiyor Çin’e satıyor, Rusya’ya satıyor, doğal gazı var, sanayisini geliştiriyor, üretim yapıyor, silah da üretiyor. Bir siyasetçi daha ne yapsın İran devriminden sonra Ortadoğu’ya gelen en büyük lider, ama o da benim gibi Araplara hiç güvenmiyor. Biliyor çünkü Arapların tembel teneke olduklarını. Zamanla İran inanıyorum ki çok gelişmiş bir ülke olacak.
Bizim Amerikanın değil İran’ın yanında yer almamız Ortadoğu’yu, Türkmenleri, Kafkasları, Balkanlar'daki Kosovayla Bosna'yı, hatta kuzey Afrika’ya kadar dört kıtayı birleştirmemiz ve bu birleşimden sonra savaşmamız "yenidünya düzenini" bu sefer ters düz etmemiz ondan sonra da; siyasi ve askeri, aynı zamanda ekonomik yönden oluşturacağımız birliktelikten hiç bir zaman kopmamamız gerekiyor. Bu İslam ülkelerini birleştirici politikayı zamanında benimseyen bir siyasetçimiz mevcuttu Necmettin Erbakan. Bu düşüncelere sahip has milliyetçi ve Müslüman siyaset adamını konuşturtmadılar, iş yaptırtmadılar. Bu yüzden bende bazen: “üçüncü dünya savaşı çıksa da, hatta Amerika’nın karşısına, Rusya’nın Çin’in yanında ittifak bloğunda yer alsak da, şu başta bahsettiğim birlik kurulsa diye bazen dua ediyorum ama tamamen bir hayal bu yani dünyadaki 2 milyara yakın Müslüman’ın toplanması bir hayal. Gerçi yazdığım Rusya'yı ve Çin'i aynı blogta Amerika'ya karşı düşünmekte çok zor bir ihtimal. Rusya bariz bir şekilde Amerika ile ortak bir siyaset izliyor, izlediği politika sözde Amerika'nın karşıtı gibi gözükse de dünyadaki bu iki süper gücün birbirine karşı siyaset izleyeceklerini düşünmek çok yanlış olur. Denge politikası gereği Amerika ve Rusya sözde birbirine karşıt iki ekonomik güç olarak gözükmek zorundalar. Bu analizler doğrultusunda dış politikada doğru bir fikre sahip olabiliriz.
HalilİbrahimCoşkunyürek
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)