22 Ekim 2008 Çarşamba

Hayal Etmek...

Hayal edelim, biraz hayal etmenin kimseye zararı olmaz… Hayal kurmak insanın zihnini depresyonlardan uzak tutar. Hayal kurmak unutmayı önler. Stephen Leacock ''En fazla iş başaranlar en çok hayal kuranlar olabilir'' diyor. Albert Einstein''ın bu görüşü doğrulayan sözü ise: ''Hayal gücü bilgi gücünden önemlidir.” Prof. Dr. Nurselen Toygar, ''Zihinsel aktivasyon, hızlı öğrenmenin önemli bir yoludur ve fiziksel çalışma kadar verimlidir'' diyor. Hayal kurmayı bir de ben tanımlayayım: ''olan'' dünyadan kaçıp ''olması istenen'' dünyaya girme hali. Her istenilenin gerçekleştirilemediği gerçek dünyada istekleri tatmin için gidilebilecek en masum en zararsız ve en güzel yol.
Beyin egzersizi bağlamında zihinsel aktivasyon olan hayal kurmayı ne zamanlarda yapmalıyıza cevap verecek olursak: Bekleme odasında, yürürken ya da koşarken, arabada, otobüste, trende, uçakta, yemek yerken, evde dinlenirken, sıkıcı bir konuşma dinlerken, konsantre olmamanızı gerektiren herhangi bir işi yaparken… Fakat bu düşüncelerin tamamen pozitif düşüncelerden ibaret olması gerektiği unutulmamalıdır.
Hayal etmenin temel bazı sırları vardır: öncelikle bol bol film izlemek ve kitap okumak, gazete, dergi takip etmek, farklı şehirleri gezmek, mümkünse farklı ülkelere gitmek, zihinsel manada kendini genç hissetmek yaşlılık önemli değildir, önemli olan kendini genç hissetmektir, zihninin halen gençlerle aynı seviyede olduğunu hissetmek bunlar hayal edebilmenin koşullarındandır.
Hayal etmenin iyi taraflarından ve hayal gücünün nasıl geliştirilebileceğinden bahsettik. Biraz da hayal etmenin aşırılılığından bahsedelim. İnsanlar aynı zamanda hayallerini biraz da gerçekleştirebileceği hayallerden seçmeli. Çünkü gerçekleştirilemeyen hayaller insanda moral bozukluğuna yol açabilir. Mesela ben bir aston martin sahibi olmak istiyorum ama o arabaya sahip olabilmem için ömrümün sonuna kadar çalışmam gerekebilir ki ömrümün sonuna kadar çalışsam bile alamayabilirim. Yani hayallerimizi biraz da sığlarda yüzdürmeliyiz. Bazı insanlar vardır tamamen hayal denizinde yüzerler, hayallerle yaşamayı severler ama aynı zamanda bu hayallerinin hiçbiri gerçek olmaz. Yavaş yavaş bu durum insanın artık istediği şeylere de (ideallerine de) yansır yani çok hayalci insanlar yalnızca hayallerini değil, bi süreden sonra artık istedikleri şeyleri de yapamaz olurlar. Mesela bir şeyi çok isteyip de o istediğin şeyin üzerinde hiç çaba sarf etmezsen, istediklerinin gerçek olma olasılığı çok düşüktür, yani hayalden ibarettir. Buna da bi örnek vermem gerekirse; mesela ben çok iyi İngilizce öğrenmek istiyorumdur fakat bunun için elimden geleni yapmazsam, yapmıyorsam kendi kendimi kandırıyor, hayal denizinde oyalanıyorumdur demek olur. Hayal ederken bile o hayal üzerinde planlar yapmak, çalışmak, uğraşmak gerekir. Hayallerin önünü ve arkasını düşünmek, nasıl gerçek olabileceğiyle ve olduktan sonra neler olabileceğiyle ilgilenmek aynı zamanda insanın zihnindeki ileri görüşlülüğü de arttırır. Hayal kurmanın kötü taraflarını yazıp eleştiriyordum fakat dayanamayıp tekrar iyi yönlerine döndüm sanırım, bu da hayal kurmayı seven bi insanın yapacağı davranışlardan olsa gerek…
HalilİbrahimCoşkunyürek

21 Ekim 2008 Salı

Demokrasi

Demokrasi, “Halkın söz söyleme hakkının olmasıdır” dimi. Her yerde böyle değil midir? Evde, ofiste, toplantı salonlarında, bazen protesto yürüyüşlerinde, okullarda sınıfta aklınıza gelen her yerde insanların söz söylemeye hakkı vardır ve bu hak yalnızca demokrasi varsa insanlara verilir. Halkın aynı zamanda demokratik haklarını yani söz söyleme haklarını bazı araçlarla kullanması demokrasinin varlığına delalettir. Bu araçlar örneğin; referandum, başkan seçimlerinin ve yerel seçimlerin halkoyuna sunulması, güçler ayrılığı (yasama, yürütme ve yargının birbirinden ayrı yürütülmesi) ilkesi, asker-bürokrat ilişkisinin birbirinden bağımsız yürütülmesi bunlar demokrasinin varlığını gösteren kanıtlardan birkaçıdır.
Bu haklara, bu özelliklere rağmen demokrasiyi ülkesinde kullandığını iddia eden, biz çokuluslu, demokratik rejimi çok sağlam olan bir ülkeyiz diyen bazı gelişmiş ülkeler de bile demokrasinin tam anlamıyla yüzde yüz işlemediği ve dünya üzerinde de yüzde yüz işleyen bir demokrasi ülkesinin bulunmadığı aşikâr bir gerçektir. Çünkü ülkeler muhakkak ki kendi demokrasilerine veya var olan demokrasi ilkelerine ters düşecek faaliyetlerde bulunurlar. Örnek verecek olursak bazı gelişmiş ülkelerin en basitinden Amerika’nın demokrasiyi uygulatmak amacıyla daha doğrusu kulpuyla, Irak’ı işgal etmesi oraya binlerce askerini göndermesi ve milyarlarca dolar (yedi yüz milyar dolar kadar ki, bu meblağ şu anda gündemde olan Amerika’nın ekonomik kurtarma planı için sözü geçen meblağdır) oraya aktarması, harcaması, silah satımının, silah sektörünün bu işgaller neticesinde gelişmesi ve insanlara demokrasi yerine zulmü getirmeleri demokrasimidir. Herkes farkında ve biliyor ki uluslar arası hukukta ve uluslar arası konjonktürde işgal etmenin, başka bir ülkenin topraklarında askeri güç kullanmanın bazı yöntemleri var bunlar; demokrasiyi kılıf olarak göstermek, ikinci bir çarede kendi ülkesinde terörizmin varlığını gösteren bazı delilleri uluslar arası hukukta sunarak kendini haklı çıkartmaya çalışmak. Bu tip nedenler uluslar arası hukukta sunulmazsa o işgalin geçersiz kılınması bir şekilde sağlanır, ama kulpuna uydurulan bir işgal her zaman amacına ulaşır. Amerika gerçekten de Irak’a demokrasi götürmek ister mi? Irak'ın demokrasisiyle neden vakit harcasın? Ya da sadece oraya demokrasi götürmek için milyarlarca dolar parayı ve askerini orada harcar mı? Evet bu soruların cevaplarını siz de biliyorsunuz…
HalilİbrahimCoşkunyürek

20 Ekim 2008 Pazartesi

Mafia ve Italia

Küreselleşen dünya mafyanın ekmeğine tereyağı sürdü. Ülke sınırlarının artık önemi azaldı. Organize suç piyasası da serbest piyasa ekonomisine dönüp pazarlarını liberalleştirdi. Mafya denen olgu artık bütün dünyaya yayılmış durumda. Artık meşru şirketler gibi, iş adamları gibi şirketler kurup çalışıyorlar, ekonomik güçleri bazı ülkelerin toplam sermayesinden bile daha çok olabiliyor. Organize suç örgütleri son zamanlarda dünya ekonomik krizlerle çalkalanırken, en parlak dönemlerini yaşamakta. IMF ve Dünya Bankası’na göre 54 trilyon dolar olan küresel gayri safi hâsılanın %20 si bu yolla kazanılıyor. Bu değer Fransa’nın yıllık gayri safi hâsılasına eş değer.
İtalya mafyanın kalesi durumunda. Tel Aviv’de beyaz kadın ticareti, Dubai’de para aklama, Kanada’da uyuşturucu trafiği merkezleri, Brezilya’da bilgisayarlara saldırı çeteleri, Japonya’da şantaj örgütleri ve Çin’in küresel sahte mal trafiğini yönlendiren Triad örgütleri bunların başında geliyor. Mafya’nın İtalya’daki yıllık cirosu 100 milyar dolar, Almanya ve Fransa’da ise ortalama 60 milyar dolar seviyesinde olduğu belirtiliyor.
Örgüt liderleri artık CEO gibi strateji üretmeye başladılar. Birleşmiş Milletler’in hazırladığı rapor tüm dünyada toplam 10 milyon çetenin bulunduğunu ortaya koydu. İtalyan Corriere della Sera’nın haberine göre İtalyan mafyasının İtalya’da topladığı yıllık haraç miktarı 50 milyar doları geride bırakmış durumda. İtalyan mafyası sadece İtalya’nın çöp sektöründen yılda 20 milyar dolar kazanıyor.
Küreselleşen dünyada mafyanın kapladığı alan çok ciddi boyutlara ulaşmıştır. Dünya organize suç örgütleriyle mücadele kapsamında kurulan birimlerle bu mafya oluşumları farklı stratejiler geliştirilerek yok edilmeye çalışılmalı, yok edilemiyorsa eğer en azından daha fazla gelişmesi önlenmelidir. Sahtekârlıklarıyla insanların sırtından para kazanan, kimseye hesap vermeyen, ismini hiçbir yerde kullandırmayan ve kendilerine toz kondurmayanlar, iş adamı geçinenlerin artık kirli çamaşırlarının ortaya dökülmesi ve hesaplarının görülmesi gerekiyor. Hiçbir zaman bir şeyler yapmak için geç değildir.

HalilİbrahimCoşkunyürek

insanlar nereye gidiyor.

"UTANDIĞI İÇİN ÖZÜRLÜ KIZINI SUDA BOĞDU"

Bedensel ve zihinsel özürlü olan kızını kendi elleriyel küvette boğarak öldüren anne gözaltına alındı. bu haberi okuyan herkesin eminim kanı donuyordur peki bu psiko sayko işi yapan insanların kanları akıyo acaba hala vücutlarında. bu haber ingiltere'de olan bi haber. hemen ardında:

"BEBEĞİNİ MİKRODALGADA PİŞİRDİ"

Başlığı altındaki haber geliyor. inanılmaz gerçektende. abd'de 2005 yılında 1 aylık bebeğini mikrodalga fırında yakarak öldürdüğü için hapse atılan annenin duruşması tamamlanmış. bu kadına müebbet hapis cezası verilmiş, bence bu ceza çok hafif kalır. çünkü kadın mahkemede bir de suçsuz olduğunu söylüyormuş. hemen ardından bir de Türkiye'den bir haber geliyor:

"ÖLDÜRDÜĞÜ KOCASINI 9 AY KÜVETTE SAKLADI"

Başlıklı yine inanılması zor, insanın kanını donduran bir haber üstelik Türkiye'den. bu haberin içeriği de çok ilginç; "olay akşamı eve dost hayatı yaşadığı kadını getirip bana zorla yemek yaptırdı. Ardından birlikte gittiler ve sabaha karşı boynunda morluklarla döndü. Ardından beni yine döverek küfür etti. Bunun üzerine evde bulunan eşimin babasına ait olan tabancayı alarak yanına gittim ve 'Neden bana böyle yapıyorsun?' diye sordum. Bana yine hakaret edince öldürdüm." demiş kadın. haklı bi sebep gibi gözüküyo ama ne kadar haklı olursa olsun bi insanı öldürmek heleki küvette 9 ay boyunca saklamak manyak işi. üstüne bide kadın neler yapmış: "daha sonra ceseti küvete koydum öldürdükten sonra nefretim sevgiye dönüştü. cesedi çamaşır suyuyla yıkayıp yanına yattım, onunla konuştum ve karşısında yemek yedim" diye konuşmuş mahkemede.

Bu insanlar nereye doğru gidiyor. insanlıktan nasibini almamış olan bu katiller üstüne üstlük bu sapkınlıklarını hangi akla hizmet yapıyorlar. akli dengesini tamamen yitirmiş insanlar olmayan bu kişiler nasıl bu kadar vahşileşebiliyorlar. gazeteyi elimize alıp okuyunca bizim kanımız donarken, bu insanlar hala nasıl olur da masum olduklarını iddia edebiliyorlar.

HalilİbrahimCoşkunyürek

19 Ekim 2008 Pazar

Teşkilat-ı Mahsusa

Osmanlı İmparatorluğu'nun son on yılına imza atan örgüt, Teşkilat-ı Mahsusa'dır. Enver Paşa'nın emriyle İttihat ve Terakki'nin seçkin eylemcileri tarafından kurulan örgüt, Meşrutiyet'in ilanında önemli bir rol oynamakla kalmadı, İtalyanlar tarafından işgal edilen Libya'da, daha sonra Balkanlarda, Birinci Dünya Savaşı'nda ve Kuva-yı Milliye'de önemli rol oynadı.
Osmanlı İmparatorluğu'nun son on yılına imza atan örgütlerden biri Teşkilat-ı Mahsusa'dır. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin en seçkin fedai ve eylemcileri tarafından kurulan gizli örgüt, Meşrutiyet'in ilanında önemli bir rol oynamakla kalmadı, aynı zamanda İtalyanlar tarafından işgal edilen Libya'da, Balkanlarda ve Birinci Dünya Savaşı'nda inanılmaz bir direniş ve kahramanlık örneği sergiledi. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin yer altı faaliyetlerinde pişmiş olan eylemcilerden teşkil edilen "Özel Teşkilat" 1913'deki Babıali Baskını'nda da önemli rol oynadı. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin iktidar olmasıyla resmileşen ve uluslar arası nitelik de kazanan Teşkilat-ı Mahsusa, Hind kıtasından Afrika'ya, Orta Doğu'dan Balkanlara, Arap Yarımadası'ndan Orta Asya'ya uzanan İslam dünyasını Osmanlı etrafında birleştirmeyi amaçlıyordu. Teşkilat-ı Mahsusa'cılara göre Teşkilat, tanıdık bildik bir gizli servis, bir ajanlar topluluğu değildi. Onlar bir dava etrafında biraraya gelen, güçlerini ve yeteneklerini bu çerçevede birleştiren idealist-lerdi. Onların tek gayesi imparatorluğu ayakta tutmaktı. Hangi etnik kökene ve dine mensup olursa olsun, imparatorluk sınırları içinde herkese yer vardı. Sömürge altında yaşayan Müslüman halklar kendi istiklallerini kazanmalı ve kardeş ülkelerle dayanışma içinde olmalıydı.
ÖRTÜLÜ ÖDENEKTEN BESLENDİ Gizli Teşkilat'ın giderleri Harbiye Nezareti'nden ve örtülü ödenekten karşılanıyordu. Teşkilat'ın adı resmi olarak Umur-ı Şarkiye Dairesi'dir. Merkezi, Nuri Osmaniye Caddesi, Şeref Sokak'ta, Tasvir-i Efkar gazetesinin karşısındaki bir binadaydı. Harbiye Nezareti'ne bağlı olarak kurulan teşkilat, İttihat ve Terakki'-nin Meşrutiyet öncesi yer altı çalış-malarının bir ürünü, hatta deva-mıydı. Kara Kemal'den Yenibahçeli Nail'e, Kuşçubaşı Eşref'ten Süleyman Askeri'ye, Yakup Cemil'den Ömer Naci'ye kadar, Cemiyet'in pek çok ünlü fedaisi daha sonra Teşkilat-ı Mahsusa'da yer aldı.
30 BİN ELEMANI VARDI Teşkilat-ı Mahsusa üzerine çok önemli bir çalışma yapan Amerikalı araştırmacı Dr. Philip Stoddard'un elde ettiği bilgilere göre, Teşkilat'ın Hilal olarak adlandırılan İslam dünyasının her yerinde faaliyet gösteren 30 bini aşan mensubu vardı. Resmi yazışmalarda "Hafi Teşkilat" olarak da zikredilen Teşkilat-ı Mahsusa'nı en dikkat çekici yanlarından biri de ideolojik söylemleriydi. İttihat ve Terakki, Trablusgarp Harbi'nden sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasını önleyecek tek çare olarak İttihad-ı İslam projesini devreye soktu. Bu proje kapsamında, başta İngiltere olmak üzere Fransız, Hollanda, Rus ve İtalyan sömürgesi altında yaşayan Müslüman ülkelerde İslam İhtilal Komiteleri kuruluyordu. Teşkilat-ı Mahsusa içinde çeşitli etnik köken-lere sahip idealist subayların yanı sıra yüzlerce aydın, şeyh ve din adamı yer alıyordu. Bedi-üzzaman Said Nursi'den Mehmet Akif'e, Dürzi prens Emir Şekip Arslan'dan Mısırlı Şeyh Abdulaziz Çaviş'e, Tunuslu Şeyh Salih Şerif et-Tunusi'den Libyalı Şeyh Ahmet es-Sunusi'-ye, Hintli Muhammed Bereketullah Efendi'den Ebul Kelam Azad'a, Pakistan'ın ilk devlet başkanı Muhammed Ali'den kardeşi Şevket Ali'ye, İbnürreşid'den Şeyh Mehdi'ye pek çok ünlü isim Teşkilat'la bir şekilde ilişkiliydi.
Herşey Osmanlı'yı korumak için teşkilat-ı Mahsusa'nın yapısı Osmanlı'nın etnik yapısını içindebarındırıyordu. Hepsinin ortak gayesi, imparatorluğu ayakta tutabilmekti. Kafkas kökenli Kuşçubaşı Eşref, Teşkilat'çıların bu yapısına dikkat çekerek, "Ben ne Dağıstan rüyalarını gören bir Çerkes, ne Arap, ne de Rum'dum; ben Türkçe konuşan Müslüman bir Osmanlıydım" diyordu. Fuat Bulca da, Teşkilat-ı Mahsusa'nın esas vazifesinin imparatorluğun ayakta kalabilmesi için bağlanılmış olan büyük davaları gerçekleştirecek şahsiyetleri teşkilatlandırmak olduğunu belirterek şöyle diyordu: "Türk İstiklal Savaşı ile ilk fiili neticesini veren, II. Dünya Harbi nihayetinde ise bütün dünyaya yayılan ve sayısı elliyi geçen müstakil devlet kurdurmuş olan milli uyanışların fikri oluşunda, bizim Teşkilat-ı Mahsusamız'ın büyük himmeti vardır."
Eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar da Teşkilat'ın adamı Ülke ekonomisinin millileşti-rilmesi de Teşkilat'ın ilgi alanı içindeydi. İstanbul'da Kara Kemal Bey, bu amaçla esnafı örgütlemiş, yerli sermayeye dayanan şirketler kurdurdu. Celal Bayar, Teşkilatı Mahsusa'nın İzmir şubesindeydi. Başlıca görevi Teşkilat ve Parti arasındaki iletişimi sağlamak, yanı sıra İzmir ekonomisini Türkleştirmekti. Kara Kemal ve Celal Bayar Teşkilat-ı Mahsusa'nın Ticariye grubundaydı. Üçüncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar "Ben de Yazdım" isimli hatıratında Kuşcubaşı Eşref'in gönderdiği bir özel dosyada yer alan bilgilere yer verdi. Buna göre Teşkilat-ı Mahsusa, 1913'te Batı Trakya Hükümeti'ne son verildikten sonra yeniden ikinci defa ve Enver Paşa'nın emriyle kuruldu. Dosyada Eşref Bey, şunları belirtiyordu: "Gelelim yeni Teşkilat-ı Mahsu-sa'mıza. Enver'in emrinde bir kurul ve Süleyman Askeri reis, ordudan subaylar, hükümet ricalinden yetkili bazı kişiler, yabancı Müslüman memleketlerinden Hilafete bağlı zevattan tanınmış ulema, tanınmış siyasi, milliyetçi ve memleketin kurtulması uğrunda çalışan kimselerle memleketleri için de hidematiyle kendini göstermiş, teferrüt etmiş olanlardan kurulu." Eşref Bey'in verdiği listede önemli isimler vardı. Örneğin Hindistan'dan Muhammed ve Şevket Ali kardeşler, Sih-Ghadr Partisi'nin lideri Dar Hayal bile Teşkilat'la ilişkilidir. Eşref Bey bazı isimleri açıklamıyordu. Halihazırda bu zatlar önemli mevkileri işgal ediyorlardı.
Kaybedecek hiçbir şeyimiz yoktu Teşkilat-ı Mahsusa'nın efsanevi şefleinden Eşref Bey, işin en başından beri içindeydi. Teşkilat zaten büyük ölçüde Eşref Bey'in deneyimlerinden yararlandı. Kendisi Teşkilat-ı Mahsusacı'ların ruh yapısını ise şöyle anlatır: "Birer eski tüfekti bu adamlar-kendilerini vazifeye, vatan hizmetine adamış, ucuz kahramanlıklara, süslü lakırdılara ve sahte tavırlara yüz vermeyen samimi, gerçek vatanseverlerdi. Onların vatanseverliği derin ve içten yaşanan bir duyguydu.(..) Kaybedecek hiçbir şeyimiz yoktu. Davamızın haklı bir dava olduğuna inanmıştık. Sonunda kazanamayacak oluşumuzu göz ardı etmek gayreti içindeydik. Etrafımızdaki dünya yıkılıp gitmeden hiç olmazsa birkaç tane daha küçük zafer elde edebiliriz diye düşünüyorduk."
Enver Paşa'nın talimatıyla kuruldu Teşkilat-ı Mahsusa resmi olarak 1913'te Enver Paşa tarafından kuruldu. İlk başkanı Süleyman Askeri, İkinci Başkanı Ali Başhampa, son başkanı Hüsamettin Ertürk'tür. Esasında Teşkilat, büyük ölçüde Kuşcubaşı Eşref'in eseriydi. Teşkilat-ı Mahsusa ismini öneren Veteriner Rasim Bey'di. Kuşçubaşı Eşref'in de katıldığı bir toplantıda Rasim Bey, "Bu hareket, kendisine has bir teşkilata dayanıyor. Gayesi kadar, ona katılabilmenin şartları da belirli vasıflar ister. Öyle ki başka düşünce ve fikirde olanların bu düzen içinde barınabilmeleri imkansızdır. Bu laalettayin bir hürriyet mücadelesi de değildir. En tehlikeli sahalarda ve anlarda icab eden tedbirleri kendi şuuru ile benimseyen, mutlak müsavatın hakim olduğu, politikadan uzak bir vatan hareketidir. Bence ona en uygun isim Teşkilat-ı Mahsusa'dır" diyordu, Teşkilat kısa sürede benimsendi. Cemal Kutay'ın "Lavrense Karşı Kuşcubaşı" adlı kitabında yer aldığına göre Şam'da kolağası olan Mustafa Kemal, Kuşcubaşı Selim Sami'yi sahte bir mürur tezkeresi ile Teşkilat yapmak için İzmir'e gönderirken, yazdığı tavsiye mektubunda "Bizim Teşkilat-ı Mahsusa için.." diyordu.

ABD: Vaat edilmiş toprak...

Milliyet Gazetesinin okuyucularına verdiği Thema Larousse’ta (Tematik Ansiklopedi) ABD ile ilgili bölüm dikkatimizi çekti.
Thema Larousse, 2. cildinin 431’inci sayfasında ABD’ye ilginç bir tematik bakış yapmış. Konu başlığı bile başlı başına dikkat çekici: ‘ABD: Vaat edilmiş toprak’.
Başlığın hemen altındaki konu spotu da, George Bush’un kendisini ‘seçilmiş insan’ kabul etmesi ve Amerika’nın Irak’ı işgalini Tanrının buyruğu olarak görmesine şaştırmayacak kadar ilginç:
“Amerikan ulusu tarihi köklerden yoksun olarak doğdu. Ulusal birliğini toprak veya kültüre değil, Tanrının takdiriyle doğrulanan büyük bir projeye dayandıracaktı”
Yerlilerin at koşturduğu bakir bir toprak ve değişik ülkelerden gelmiş göçmenler yeni ulus devletin bütünlüğünü sağlamak için yeterli değildi. Avrupa dışı yeni bir devletin kurulması Eski Kıta’nın tarihiyle iplerin kopartılması anlamına geliyordu. Thema Larousse’tan devam edelim:
“Kitabı Mukaddes’teki Kızıldeniz’in geçilmesi efsanesine sarılan ABD’nin kurucu babaları, kendi devletlerine evrensel bir misyon buldular. Tanrı tarafından istenen, bütün dünya uluslarına örnek olacak, özgür ve muzaffer bir seçilmiş toprağın yeni bir Kudüs’ün kurulması..”
Ve can alıcı bölüm geliyor. Büyük Ortadoğu/İsrail Projesi (BOP)’nin fazlasıyla tartışıldığı bugünlerde Büyük İsrail’in ilk önce Amerika’da kurulduğunu yeniden düşünmemizi sağlıyor Thema Larousse:
“ABD diplomatik ve askeri oyunlardan oluşan Avrupa tarihine karşı ‘vaat edilmiş toprağı (Arz-ı Mev’ud) yarattı. Anayasal bir uzlaşmadan ve erdeme dayalı kurumların yaratılmasından yola çıkarak, tarih dışı bir ulusal kimlik tanımladılar. Amerika kendisini hem tanrının eserinin tamamlanması için önceden seçilmiş yer, hem de dünyanın yeniden doğuşunun hareket noktası olarak gördü.”
Theodore Roosevelt’i biliyoruz hepimiz. Hani şu ‘hiçbir şeyin tesadüf olmadığını, olup biten herşeyin önceden planlandığını’ söyleyen ABD’nin musevi başkanlarından. Thema Larousse’ın ABD’sinde bir de Roosevelt notu var: “Dünyanın Amerikanlaşması bizim yazgımızdır...”

yaşlanmak üzerine..

Hayat ne kadar garip:
Bu şekilde başlardı başımıza gelen her üzücü olayın ardından cümleler, hayat çok garip.. bir gün sabah uyandığında günün ilk ışıkları pencerenden içeri uyuyan gözlerine doğru süzüldüğünde yavaş yavaş kalkarsın uyanırsın rüya aleminden ve gerçeklerle yüzleşmek zorunda bırakır seni hayat.. Gerçekler kimi zaman insanı çok üzer ama insanın her zaman gerçeklerle yaşamaya ihtiyacı vardır, yalanlarla yaşanan hayatta dürüstlüğün kalmadığı sahteciliklerin kol gezdiği bi dünyada yaşamak gerçeklerin acı yüzünü görmekten çok daha zordur. Hayat çok garip evet; bir gün uyanırsın tanıdığın onca insan arasından bitanesini kaybettiğini öğrenirsin, bu gerçek seni çok üzer, hayat sana yaşadığını hatırlatır ve seni çok üzer.
Yaşlanmak… Bu olgunun hiç bi güzel tarafı yoktur, insanlar yaşlanırlar, herkes yaşlanır ama hiç kimse yaşlanacağını kestiremez kabullenemez çünkü yaşamanın ne kadar güzel olduğunu bilir. Aslında her gün bi önceki günden daha fazla yaşlanarak hayata veda edeceği güne yarın bigün daha yaklaşır insan. Yaşlanmayı anlatmak gerekirse; hayat bi zamandan sonra insana verdiği şeyleri tek tek geri almasını bilir, artık bişeyler vermemeye almaya başlar.. İlk önce sorumluluklar verir seni oyalar, sonra belki bi ev bi araba verir seni mutlu eder ama yine oyalar, daha sonra senden almaya başlar, önce saçlarını alır, belki tamamını almaz ama kesinlikle siyahlıklarını alır, sana beyazlık verir, daha sonra sana der sorumluluklarını yüklerini biraz azalttım emekli oldun artık der ve emekli olursun ama bu bir hediye değildir, emekli oldun demek hayatın artık senden bişeyler almasının vaktinin geldiği anlamına gelir ve sonra tek tek ne alcaksa hepsini alır. İnsanlar bu gerçeklerle yüzleşe yüzleşe hayatın garipliklerini tada tada yaşlanırlar, hayatın gerçekliğini yaşlanınca değil, tanıdığın insanları kaybedince anlarsın. Bi dostunu bi arkadaşını bidaha göremeyeceğini bilmek bir kez daha karşılaşmayacağını bilmek, sohbet edemeyeceğini bilmek ne acı bir hatıradır, iz bırakan hafızamızın küçültemediği derin hatıralardandır, insan ömrü çok uzun değildir, geriye dönüp baktığında hatıralarında kalanlar yani hatırladıkların küçük küçük kalmıştır, belki de yaşadığın çok uzun hikayeler çok uzun anılar hafızanda küçülmüş ufak odacıklara saklanmışlardır. Hatıralarımızı o saklandıkları yerlerden çıkarmamız bizden, belki de hayatımızdan çok şeyi götürür. Ve insan.. Her şeye rağmen yaşamak çok güzel deyip hayatına devam eder, ne kadar anılarını unutmasa da her zaman hatıralarıyla karşılaşsa da hayatına devam eder. Normal olan olması gereken de bu zaten, çünkü hayat çok gariptir ve olması gereken şeyleri engellemek zaman makinesine binip geriye dönmek mümkün değildir, ya da olması gerekeni geciktirmek mümkün değildir, olması gerekenler her zaman saatinde ve yerinde olurlar. Bize düşen görev her zaman olanlardan feyzalmak, tecrübe edinmek, ders almak, acılara yenik düşmemek, hayatın fani olduğunu hatırlamak ve ona göre yaşamak…

HalilİbrahimCoşkunyürek

ekonomik kriz

'Zarar 1,4 trilyon doları bulabilir'

Küresel mali piyasalarda yaşanan krizden kaynaklanan zararın boyutları netleşiyor.

Uluslararası Para Fonu IMF, Amerika Birleşik Devletleri'nde kredi zararları ve bu kredilere dayalı mali varlık kayıplarının toplam 1 trilyon 400 milyar dolara ulaşabileceğini açıkladı. Bu zarar, Amerikan Kongresi'nin onayladığı 700 milyar dolarlık paketin değerinin iki katına karşılık geliyor. IMF son raporunda ABD'de emlak piyasasındaki krizin sürdüğüne, ekonominin daha da yavaşlamasının kredi geri ödemelerinde yaşanan sorunların artması anlamına geleceğine dikkat çekiyor. Uluslararası Para Fonu'na göre krizde henüz zirve noktasına ulaşılmış değil.

Bush'tan Avrupalı liderlere telefon

ABD Başkanı George Bush, İngiliz, Fransız ve İtalyan liderlerle ayrı ayrı telefon görüşmesi yaparak küresel kriz karşısında ortak hareket edilmesini istedi. Bush, dünyanın önde gelen sanayileşmiş ülkelerinin yer alacağı bir zirveye katılmaya hazır olduğunu kaydetti.

New York Borsası düşüşle kapandı

New York Borsası hafta başında dünya genelinde borsalarda görülen düşüşlerin ardından, güne ihtiyatlı bir başlangıç yaptı. Ancak Dow Jones endeksi başlangıçtaki hafif yükselişe rağmen yüzde 5 düşüşle kapandı. Avrupa borsalarında ise iniş-çıkışlı bir gün yaşandı. Londra, Paris ve Frankfurt'ta ana endeksler önceki güne göre hemen hemen değişmedi. Japonya ve Çin'de dünkü kadar keskin olmasa da düşüşler sürerken, diğer Asya borsalarında ise bir miktar toparlanma gözlendi.Bu arada İngiltere borsalarında bazı büyük bankaların hisseleri büyük oranda değer kaybetti.


ABD kurtarma planı olan 700 milyar dolarlık planını neredeki 700 milyar dolarla karşılayacak, ya da zararın 1.4 trilyon doları bulabilir söylemleri gerçek olursa.. amerikanın böyle bir parası varmıymış bu kriz ortamında bu kadar büyük bir meblağdaki likiditeyi nasıl temin edecek, bunun yanıtı bırakın ekonomistleri 10 yaşındaki çocuk bile bilebilir. Bizim ülkemizde krizi atlatma yöntemi olarak bu tarz bir yöntem uygulanmaya kalksa Türkiye’den 50 milyar dolar çıkmaz. Amerikan dolarına gelince Washington beyaz sarayının oval ofisinden merkez bankası prosedürüne uydurulmuş bir karar çıkar ondan sonra 700 milyar dolar gıcır gıcır basılır ve ekonomik kurtarma planı tıpış tıpış işler kimsede soramaz sen bu bastığın paraların karşılığında neyden feragat ettin altın mı çıkarttın ne yaptın, kimse böyle bir soru soramaz ya da sorsa bile Amerikanın umurunda olmaz çünkü dolar basmak onlar için önemsiz bir şey kimseye hesap vermek zorunda değiller. Amerika’da durum böyle peki bizim ülkemizde kendi paramızı çıkarmamıza neden izin yok kim izin vermiyor ya da.. bizde o denli ciddi bir kriz yaşansa ve likidite sorunu çözülemese 50 milyar dolar bile çıkaramayacağımız söz konusuyken biz kurtarma planı olarak neyi devreye sokucaz. Para bastıramayız çünkü karşılığını vermediğimiz bir parayı bastırtmazlar (ama onlar gıcır gıcır yeşil yeşil dolarları basarlar). Biz ne gibi bir çözüm üreteceğiz?

Çok şükür ki şimdiye kadar birçok kriz atlatmış olan memleketimiz insanı gayretleriyle ve katlanabilirliliğiyle daha çok krizler atlatır Allah’ın izniyle ve yıkamazlar İslam’ın beşiğini ekonomi hileleriyle.



HalilİbrahimCoşkunyürek

deccalin ahir zaman oyunu

İçinde bulunduğumuz dönem, hadislerde bildirilen çok çeşitli alametlerden anlaşıldığı üzere "ahir zaman"dır. Peygamberimiz (sav)'in hadislerinden anlaşıldığı kadarıyla ahir zaman şu anda yaşanmaktadır ve Hz. İsa’nın yeniden yeryüzüne gelişi, Allah’ın dilemesiyle, bu dönemde beklenmektedir. Yine hadislerde haber verildiği gibi, yaşanan ahir zaman içinde Deccal’in fitnesi de hissedilmekte, isyankarlık, kötülük, ayrılık ve bozgunculuk dünyanın her yanına yayılmaktadır. İnsanların büyük bir kısmı Deccal’in fitnesine uymuşlar, güzel ahlaktan uzaklaşmışlar, yeryüzünde inkara dayalı şeytani bir sistemi kabul etmişlerdir.
Deccal’in yaşadığımız ahir zamanda ideolojik yönden en büyük fitnesi ise Darwinizm olmuştur. 19. yüzyılın en büyük hurafesi olan Darwinist ideoloji, ilk başlarda tepki görse de, Deccal’in etkisiyle 20. yüzyılda toplumlara yayılmış, kitleleri peşinden sürüklemiş, pek çok taraftar toplamış, okul kitaplarına, bilimsel literatüre girmiştir. Büyük bir yalan olmasına, bilimsellik iddiası ile ortaya çıkıp bilimsel hiçbir delille desteklenmemesine rağmen, Deccal'in etkisiyle tüm dünyayı aldatmayı başarmıştır. Deccal’in etkisiyle insanlar, olmayan bir şeyi var kabul etmiş, bilimsellikle hiçbir ilgisi olmayan bir teoriyi "canlılığın kökenine bir açıklama" olarak benimsemişlerdir. Çocuklar, ilk okul çağlarından itibaren okullarda Darwin’in evrim teorisini okumaya başlamış, en çok izlenen Darwinizm yanlısı televizyon kanalları evrime dair sahte senaryoları "bilimsel çalışma" olarak ön plana çıkarmış, üniversite profesörleri bu sahtekarlığı canla başla savunur olmuşlardır. Bu, başlıbaşına, batıl bir inanç sistemidir. Darwinizm, batıl bir din olarak ortaya çıkmıştır; insanlar ise bu batıl dine körü körüne inandırılmaya çalışılmış, inanmayanlar dışlanmışlar, susturulmuşlardır. 1.5 asırdır teorinin lehine hiçbir bilimsel delil yoktur. Olması da imkansızdır. Ama Darwinizm sahte bir inanç sistemi olduğundan, evrim teorisi adına sürekli sahte deliller üretilmekte, evrimi çürüten gerçek bilimsel deliller ise örtbas edilmektedir. Bu sahtekarlığın boyutları gerçek anlamda çok büyüktür ve bu, Allah’ı inkara dayalı, sapkın, sahte bir inanç sistemi olmasıyla, Deccal’in bilinen ve hadislere göre ahir zamanda beklenen bir oyunudur.
Canlıların tesadüfen meydana geldiğini iddia eden, insanın maymun ataları olduğunu savunan, insanı yeryüzünde sorumsuz bir hayvan olduğuna inandırmaya çalışan, güçlü olanın zayıf olanı ezmesi gibi sapkın bir fikirle yola çıkarak kitleleri katleden, savaşları başlatan, insanları küçük ve aşağılık gören bu sahte inanç sistemi, Deccal’in en büyük oyunlarından biri olan Darwinizm’dir. Fakat 150 yıldır süregelen bu oyun, 21. yüzyılın başları ile artık yıkıma uğramış durumdadır. Deccal’in oyunu bitmiştir. Deccal artık ölmüştür. Kitle aldatmacası son bulmuştur. Batıl olan din, Allah’ın hak dini karşısında yerle bir olmuştur. Allah kuşkusuz Kendi dinini üstün kılacak olandır. Yüce Rabbimiz bir ayetinde şöyle buyurur:

Allah, suçlu-günahkarlar istemese de, hakkı (hak olarak) Kendi kelimeleriyle gerçekleştirecektir. (Yunus Suresi, 82)



kaynak: adnan oktar makaleleri