29 Aralık 2008 Pazartesi

KUDÜS NEDEN KUTSALDIR??

İslam'ın kutsal kentlerinden Beytü'l-Makdis, Mukaddes, el-Kuds ve Kuds-i Şerif gibi adlarla da anılır. İbranice'de Yeruşalim adıyla bilinir. Müslümanlar gibi Yahudiler ve Hristiyanlarca da kutsal sayılır.

Kudüs, bugün Siyonist İsrail tarafından işgal edilmiş durumda bulunan Filistin topraklarının ortalarında, Lut gölünün yaklaşık yirmidört km. batısında, Ak Denizden yaklaşık elli kın.-içerde, denizle Şeria ırmağı arasında yer alır. Eski Kent olarak anıları asıl Kudüs, kenarları yaklaşık bir km uzunluğundaki kare biçiminde surlarla çevrilidir. İkisi kapanmış durumda yedi kapısı bulunan Eski Kent, Kuzeydeki Şam kapısı ile batıdaki Yafa kapısından başlayarak merkezde kesişen iki ana cadde ile dört bölüme ayrılır. Kuzey doğudaki bölüm Müslüman, kuzey batıdaki bölüm Hristiyan, Güney doğudaki bölüm Yahudi ve Güney batıdaki bölüm Ermeni mahallesi durumundadır.

Kudüs'e kutsallık veren yapılar Haremu'ş-Şerif içinde yeralır. Kentten duvarlarla ayrılan Haremu'ş-Şerif'te ünlü Mescidu'l-Aksa ve Kubbetü's-Sahra bulunmaktadır. Mescidu'l-Aksa, uzun süre Müslümanların kıblesi olan, Hz. Süleyman tarafından yapılmış Beytu'l-Makdis'in yerinde yükselir. Hz. Peygamber (s.a.s)'in Mirac sırasında uğrak yeri olan bu mekanının hemen yakınında da bazı kutsal emanetlerin korunduğu Kubbetü's-Sahra vardır. Mescidü'l Aksa'nın doğusunda ikinci Mabet'ten kalan duvarın bir bölümünü oluşturan Ağlama Duvarı, Yahudilerin en kutsal mekanıdır. Hz. İsa'nın çarmıha gerildiği sanılan yerle Hz. Meryem'in mezarının bulunduğu yerde yapılan kiliseler de Kudüs'ü Hristiyanlar gözünde kutsallaştırmakta, bir ziyaret mahalli durumuna getirmektedir.

İskender'in İssos'ta kazandığı zaferden (M.Ö.333) sonra Kudüs ilk kez Batı siyasetinde önem kazandı. İskender'in ölümü üzerine Kudüs Ptolemaisos l.Soter'in payına düştü. (M.Ö) 198)'de ise I. Selevkos Nikator'un soyundan gelen hanedanın eline geçti.

Bu dönemde Yunan etkisinin güçlenmesi ve Selevkos kralı Antiokhos IV. Epiphanes'in Beytu'l-Makdise saldır-ması M.Ö.108 Kudüslülerin ayaklanmasına neden oldu. M.Ö.167 Ayaklanma sonunda Selevkoslar kovuldu ve Hasmon hanedanı kuruldu.

M.Ö. 63'te Roma kralı Pompeus Kudüs'ü ele geçirdi. Yahudi ulusçuluğu ile Roma arasındaki çatışma Büyük Herodes'in ustaca politikalarıyla engellendi. M.Ö. 40'ta Roma Senatosu kendini Celile valisi ilan etmiş olan Herodes'i Yahuda kralı yaptı. Herodes'in 36 yıllık krallığı sırasında Kudüs büyük bir gelişme gösterdi ve genişledi. Romalılar Herodes'i oğlu Arkhelaos'u krallıktan indirdiler ve yerine bir vali atadılar. Kudüs'ün beşinci Romalı valisi Pontius Pilatus Hz. İsa'yı mahkum eden kararı onaylamasıyla tanındı.

M.S. 66'da Yahudiler Roma'ya karşı ayaklandılar. 70'te Romalılar kente girerek Beytü'l-Makdis'le birlikte her yeri yaktılar. Kent 130'da bir ölçüde yeniden iskan edildi. Yahudiler 132-135 arasında Roma'ya karşı yeniden ayaklandılar. Kanlı biçimde bastırılan bu ayaklanma sırasında Yahudiler toplu biçimde katledildi, hayatta kalanlar ise dünyanın dört bir yanına dağılmak zorunda kaldı. Hadrianus burada Roma tarzında bir kent oluşturmaya girişti. Onun uyguladığı planın ana çizgileri 20. yüzyıla kadar ulaştı.

Constantinus 313'te Hristiyanlığı resmen tanıdı. Constantinus'u annesi Azize Helena'nın 326'da Kudüs'e giderek Gerçek Haç'ı bulması, başta Kamâme kilisesi olmak üzere birçok ünlü kilisenin yapılmasına neden oldu ve böylece kent Hristiyanlığın kutsal merkezi olarak geliştiği yeni bir döneme girdi. Bu dönem 614'te Sasani istilasında Kudüslülerin kılıçtan geçirilmesi ve kiliselerin yıkılmasıyla sona erdi.

Eski Kent'in en göze çarpan yapısı

Kanuni Sultan Süleyman'ın 1538-1540 yılları arasında Haçlılar dönemine ait sur kalıntıları üzerine yaptırdığı Eski Kent surlarıdır. Geçmişi yer yer Bizans, Herodes, hatta Hasmon dönemlerine kadar uzanan surların yüksekliği yaklaşık oniki, kalınlığı bir metredir. Kentin sokakları, ana caddeler dışında genellikle dar ve dolambaçlıdır. Taştan yapılan evlerinin odaları, zemininde genellikle bir sarnıç bulunan merkezi bir avluya açılır. Kent, çeşitli üsluplardaki cami, sinagog, kilise ve sivil yapılarıyla mimari açıdan tam bir mozaik görünümündedir.

Beş bin yılı aşan tarihiyle dünyanın en eski kentlerinden birisi olan Kudüs'ün ve ilk Mısırlı hükümdarlarının adlarına M.Ö. 19-18. yüzyıl Mısır metinlerinde ve M.Ö.14. yüzyıldan kalan Amarna Mektupları'nda rastlanmaktadır. Bu metinlerdeki bilgilere göre kentin adının ilk biçimi Urusalim'dir ve bunun "Allah'ın kurduğu (yer)" anlamına geldiği tahmin edilmektedir.

Tarihi verilerden izlenebildiği kadarıyla Yabusiler denilen karışık bir halkın yaşadığı Kudüs'ü M.Ö. 1000 dolaylarında Hz. Davud ele geçirerek kırallığının başkenti yaptı. Oğlu Hz. Süleyman Kudüs'ü genişleterek Beytü'l Makdis adıyla ünlü Birinci Mabed'i inşa ettirdi. Böylece Kudüs o dönem İslâm'mm merkezi oldu. M.Ö.922'de Mısır firavunu I. Şesonk, M.0.850'de Filistinlilerle Araplar, M.Ö. 786'da İsrailli Yaoş kentini yağmaladılar. Hizkiya kenti surlarla çevirdi ve Gihon Kaynağından su getirmek için yer altından bir kanal açtırdı. M.Ö.701'de Asurlu Sinahheriba kenti haraca bağladı. M.Ö.614'te Kudüs kralı Babil'e sürgün edildi ve kent yağmalandı. M.Ö.586'da Nabukadnezar Beytü'l Makdisi ve kenti tümüyle yaktı ve Yahudileri Babil'e sürdü. Sürgünü II. Kyros M.Ö. 538'de sona erdirdi. Kudüs'e dönen Yahudiler M.Ö. 515'te Beytü'l-Makdis'i ikinci adıyla yeniden inşa ettiler. M.Ö. yaklaşık 444'te Nehemya'nın kent surlarını yeniden yaptırmasıyla Kudüs'ün konumu güç kazandı.

Kudüs, Hz. Ömer döneminde müslümanlarca fethedildi (638). Ünlü Beytü'l Makdis'in yerinde Mescid-i Aksa diye bilinen mescid yapıldı. Emevilerden Abdülmelik bin Mervan, Mescid-i Aksa'yı genişleterek bazı kutsal emanetlerin de korunduğu ünlü Kubbetü's Sahra'yı inşa ettirdi. Kent, 969'da Fatımilerin eline geçti. Halife Hakim 1010'da Kudüs'teki tüm kiliselerin yıkılmasını emretti. Haçlılar 1099'da kenti istila ederek burada Kudüs Krallığını kurdular. Müslümanların kente girmelerini yasaklayan Kudüs Krallığı 1187'de Salahaddin Eyyubi tarafından yıkıldı. 13. yüzyılın ortalarında Yahudiler yeniden Küdüs'e dönerek kendi mahallelerini kurdular. 1517'de Yavuz Selim'in fethiyle Kudüs'ün 400 yıl süren Osmanlı dönemi başladı. Kanuni döneminde büyük bir gelişme gösteren kentte yeni surlar, medreseler, imarethaneler yapıldı. Mısır valisi Mehmet Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa Kudüs'ü 1831'de ele geçirdi ise de Osmanlılar 1840'ta geri aldılar. Kudüs'ün Siyonistlerce işgali süreci 19. yüzyılın sonlarında başladı. Dünyanın dört bir yanına dağılmış bulunan Yahudiler 19. yüzyıl başlarında kurulan Siyonist örgütlerce Filistin topraklarına göçe teşvik edildiler. Rusya'da yaşayan bazı Yahudilerin göçmesiyle Filistin'de ilk Yahudi yerleşme bölgesi kuruldu (1882). 1905'te Rusya'daki ihtilal hareketleri nedeniyle ortaya çıkan ağır baskılardan kaçan Yahudilerin de Filistin'e göçmesi üzerine buradaki Yahudi nüfusu 90 bine ulaştı. Bu sayı 1925'te 110, Hitler'in Almanya'da iktidarı ele geçirmesiyle Almanya'dan yapılan göçlerle 1939'da 450 bini buldu. 1917'de Kudüs ve Filistin topraklarını işgal ederek 1948'e kadar ellerinde tutan İngilizler, Yahudilerin yerleşmelerine büyük kolaylıklar sağladılar. Bu sıralarda İngiltere ve ABD desteğini arkasına alan Siyonist terör örgütleri Filistin'in müslüman halkına karşı terör ve katliam hareketine başladılar. Uluslararası alanda yaptıkları çalışmalar sonunda 1947'de BM'den Filistin'de bir Arap-Yahudi devleti kurulması yönünde bir karar çıkartan Siyonistler, İngilizlerin bölgeyi boşaltmaları üzerine Filistin topraklarının büyük bir bölümü ile Kudüs'ün yarısını işgal ederek İsrail devletinin kurulduğunu ilan ettiler (1948). Haziran 1967'deki Altı Gün Savaşı'nın ardından İsrail Kudüs'ün tamamını işgal etti ve burasının "sonsuz ve bölünmez" başkentleri olduğunu açıkladılar.

Allah'ın Kur'an'da çevresini mübarek kıldığını açıkladığı ve son Peygamber'i Hz. Muhammed'i âyetlerini göstermek üzere İsra gecesinde götürdüğü (el-İsra, 17/1) kutsal Kudüs, bugün de Siyonizm'in işgali altındadır. Siyonist örgütlerin yürüttükleri terör ve katliam hareketleriyle Siyonist devleti kuran Yahudiler, o günden bu yana yürüttükleri soykırım ve zulüm politikalarıyla sayısız müslümanın hayatına son vermekle kalmayarak bir milyonu aşkın müslümanın yurtsuz kalmasına neden oldular. Hz. Peygamber (s.a.s)'in ifadesiyle "Allah'ın takdis ettiği" toprakların bu şekilde işgal edilmesi, hiç şüphesiz tüm müslümanları sorumluluk altında bulundurmaktadır. İslam ülkesinin küfür ülkesi durumuna getirilmesi, müslümanlara cihad yükünü yüklemektedir. İslam'ın bu hükmü, Kudüs gibi kutsal bir yer sözkonusu olduğunda daha bir önem ve aciliyet ifade etmektedir.

20 Kasım 2008 Perşembe

T.C. 'nin BMGK geçici üyeliği

Tarih 17 Ekim 2008 Cuma günü T.C. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından BMGK geçici üyeliğine seçildi.
Adalet ve Kalkınma partisi iktidarı hükümetin başına geçtikten sonra ülkemiz açısından dış politikada çok önemli atılımlarda bulundular. Hepsini tek tek belirtmektense konumuz olan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine seçilmemizi değerlendirelim:
Öncelikle bu pozisyona layık olan, hatta bu geçici üyelik statüsünün üzerinde bir statüye, konuma, ekonomiye ve sosyo-kültürel yapıya sahip olan ülkemizin neden 47 yıldır hiç seçilmediğini anlatmak, konuşmak, tartışmak gerekir. Hem küresel dünyanın çıkarları itibariyle hem de ülkemizin siyasal iktidarının dış politikada yetersiz olduğu dönemlerde ve yanında bunun gibi birçok nedenlerin de olduğu BM’nin T.C.’ye sıcak bakmamasına sebep olan etkenler söz konusuydu. Toplumumuz siyasal birçok istikrarsızlıklar geçirmiştir. İdamlar, darbeler, muhtıralar, sürekli değişen anayasalar, demokratik yönetimi sağlayamayışımız… Bunların yanında ekonomik krizler, güçlü bir sermaye yapımızın olmayışı, daha 1954 yılında bile hala Düyun-u Umumiye borcu ödememiz, dahası hemen ardından IMF’ye doldurduğumuz başvuru formu ve yanına koyduğumuz “CV”mizle beraber IMF’ye çalıştığımız dönemler, aldığımız borçlar ve tekrar Osmanlı Devletinin son dönemlerinde yaşadığı gibi Düyun-u Umumiye’ye olan borçların faizini bile ödeyemediğimiz bir dönemin, sürecin yaşanması ve bu sürecin başlangıcına tanık olan milletimizin nesilleri aynı sıkıntıların kılık değiştirmiş hali olan IMF ile ekonomik dar boğazlığın krizlerin içine sürüklenmesi gibi nedenler bizim uluslar arası arenada söz sahibi olmamıza, hatta onların güvenlik konseylerinin geçici üyesi bile olamamamıza yol açmıştır.

Geçmiş yıllarda Türkiye’nin BMGK üyeliğine neden seçilmediğinden bahsettik. Şimdi ise Türkiye’nin 2009-2010 yılları arasında görev yapmak üzere Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine seçilmesinin izlediği süreci ele alalım:
Güvenlik Konseyi Batı Avrupa grubu hattında seçilmek için başvuruda bulunduk. 192 üyeli Birleşmiş Milletlerin Genel Kurulunda oylama yapıldı. Ülkemizin yanında Avusturya ve İzlanda yer alıyordu. Şimdi bu üç ülkeyi güncel olaylar çerçevesinde incelemek gerekir. Avusturya hali hazırda zaten bizim ülkemizden siyasal, nüfus, yüz ölçümü, stratejik konum, doğal kaynaklar bakımından zayıf olan bir ülke. Fakat ekonomik anlamda Dünya sıralamasında endeks puanı ölçüsünde bizden çok ileride olan bir ülke. He! Bir de Avrupa Birliğine 1 Ocak 1995’te girmiş biz halen Avrupa Birliği ülkesi değiliz bu tartışmalı bir konu. ( bu konuda avrupa’nın neden bizi Avrupalı olarak görmediğini yorumlarla tartışmamız gerekir.) Bu duruma benzer bir diğer ülke de İzlanda; şuanda ekonomisi çöken iflas eden bir ülke, BM zaten ekonomisi çökme sinyalleri veren bir ülkeyi bünyesine ve çok önemli bir göreve seçmezdi. Şimdi bu durumda biz Türkiye Cumhuriyeti olarak BMGK geçici üyeliğine 151 oyla seçilmiş olmamıza çok sevinmemiz mi gerekir yoksa, günümüz koşulları bunu gerektirdiği için seçildik dememiz mi gerekir ya da ne dememiz gerekir ben tam anlamıyla bir ifade bulamadım. ( bulan arkadaşlar yorum eklesinler )
Tabi bu yazdıklarım BMGK geçici üyeliğini küçümsediğimden ötürü değildir. BMGK Birleşmiş Milletlerin beş organı içerisinde en güçlü organı konumundadır. Avantajları tabiî ki de çoktur. Uluslar arası saygınlık kazandırması bakımından ülkemize çok önemli bir katkı sağlayacaktır. Fakat beni düşündüren nokta zaten iki alternatifin olduğu ve ikisinin de seçilmiş olduğudur.
Şimdi ise, BMGK’nın beş daimi üyesi olan dünya barışına kalıcı katkıda bulunacak ülkeleri tanıyalım: ABD, RUSYA, ÇİN, FRANSA ve İNGİLTERE. Bu beş daimi üyenin askeri harcamalarının “dünya barışının korunması” gibi global kamusal malların uluslar arası ticaretinin yıllık ortalama kar maksimizasyonu 25-30 milyar dolar $
Türkiye’nin bu dünya barışına katkısı ne olur? Türkiye’nin dünya silah ticaretine hiçbir katkısı olmaz tabiî ki de, olmamalı. Fakat Türkiye sıcak savaşların yaşandığı Ortadoğu ülkelerine komşu bir ülke ve geçiş noktası üzerinde bulunan stratejik durumu haiz bir ülke.
Türkiye’nin bu üyelikte gösterebileceği katkıları Başbakan Erdoğan Amerika’daki G-20 zirvesi konferansındaki konuşmasında şöyle dile getirmiştir: “Türkiye, İran ile Avrupa arasında arabulucu bir ülke olabilir.” Türkiye’nin ülkelerarası ilişkilerde önemli bir denge faktörü olacağını ve hem kendi görüşlerimizi BMGK üyesi olarak ortaya koyacağımızı hem de NATO üyesi olarak, Rusya’yla iyi olan ilişkilerimizi sürdürerek ve İran’a da komşu bir ülke olarak aracı ülke konumumuzu koruyacağımızı belirtmiştir. (Yazılanlar bire bir Başbakan’ın sözleriyle aynı olmayabilir, çünkü daha önce okuduğum yazılar ve izlediğim haberler üzerinden aklımda kalanları yazıyorum şuanda)

“Türkiye’nin BMGK’ ye seçilmesi uluslar arası etkin bir duruş kazanması ve bölgesel bir güç olmasının sonucu olarak değerlendirilmesi gerekir.”
Türkiye’nin bölgesel sorunlara ilişkin katkıları neler olabilir dersek:
Kafkaslarda istikrar ve işbirliğini sağlama planları, Ermenistan’la yapılan diyaloglar sonucu Azerbaycan-Ermenistan sürecine katkıda bulunulması, Irak ve Lübnan’a yaptığımız katkılar, İran’ın nükleer projeleri konusunda karşılıklı temaslarda bulunulması, Kıbrıs konusunda çözüm odaklı bazı atılımların atılmak istendiği hususunda yapılan karşılıklı görüşmeler, bu saydıklarımın yanında Türkiye dünya barışında bölgesel bir unsur olarak kalmakla yetinmek istemeyecektir. Dünya’yı ve dünya barışını ilgilendiren her konuda katkıda bulunacaktır.
HalilİbrahimCoşkunyürek

3 Kasım 2008 Pazartesi

Filistin ve İsrail

İlk önce İsrail devletinin kuruluşundan ve kuruluş amaçlarından bahsedeceğim. İsrail 19. yy. ın sonlarına doğru devlet kurma çalışmalarına başladı. Arz-ı mevut üzerine (vaat edilmiş topraklar) devlet kurma emelleri ilk olarak İngiltere’de görülmüştür. 1848’de İngiliz hükümeti bir genelgeyle Filistin’deki konsoloslarını Yahudilere verdi. 1870 yılında Yahudi faaliyetlerinin merkezi İngiltere’den Rusya’ya taşındı. Daha sonra Siyonist hareketlerin başına geçen Theodore Herzl Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması için birçok çalışmalarda bulundu. Herzl’in amacı vaat edilmiş topraklar üzerinde 3-4 milyon yahudinin geniş arazilere hakim olmasını sağlamaktı. Bunun içinde arkasında İngiltere gibi büyük ve güçlü bir devleti bulunduruyordu. Herzl, aynı büyük bir şirket kurup patronmuş gibi o şirketi yönetmek istiyordu, bu şirketin adı da İsrail adi komandit ltd. şti. di.
İslamiyet’in doğuşundan bu yana süre gelen canla başla savaşılan Filistin topraklarını işgal etme amacı güden bu şirketin bazı planları vardı ve bu planlarını sırasıyla gerçekleştirmeye başladı. İlk başta 1870 yılından itibaren Filistin topraklarında tarımsal yerleşme merkezleri teşkil etmeye başladı. 1870-96 yılları arasında Filistin’de on yedi tarım kolonisi kuruldu. Theodore Herzl, Osmanlı imparatorluğunun belki de gelmiş geçmiş en büyük padişahlarından biri olan Sultan II. Abdülhamit’e Filistin’de bir Aristokratik Cumhuriyet kurmak için izin isteme cüretinde bulundu. II. Abdülhamit Herzl’i sert bir dille kovmuş ve haberleşmeyi kesmişti. Tabi bu planlar Abdülhamit’in ters tepkisinden sonra sekteye uğramayacaktı.
Birinci dünya savaşından sonra Ortadoğu’da İngiltere’ye dost bir devlet kalmamıştı. İngiltere’nin Ortadoğu’da menfaatlerini sürdürebilmesi için dost bir ülkeye ihtiyacı vardı ve Filistin’de bu boşluğu dolduracaktı. Bu yüzden 1920 yılında birleşmiş milletler cemiyeti tarafından Filistin üzerinde İngiliz mandası tanındı. 1925 yılında da bir zamanlar Abdülhamit Han’ın izin vermediği Filistin topraklarında kurulacak olan üniversitenin kurulması da İsraillin yavaş yavaş egemen olmaya başladığını gösteriyor.

Aşağıdaki paragraf bir ansiklopediden alıntıdır:
Bundan sonraki yıllarda Nazi Almanyası'nın Yahudilere karşı soykırıma girişmeye başlamasıyla Filistin’e büyük bir Yahudi göçü başladı. Filistin’deki Araplar bu göçe karşı koyduklarından İngiltere, Yahudi göçlerinin durdurulmasına karar verdi. Bunun üzerine Sion’a bağlı Askeri Yahudi Teşkilatı Hagana, Filistin’e göç konusunda İngiltere’nin aldığı bu kısıtlayıcı kararı protesto amacıyla silahlı terör eylemlerine girişti. Filistin’e de gizli Yahudi göçleri düzenlemeye başladı. İkinci Dünya Harbinin müttefiklerin galibiyetiyle bitmesinden sonra, Filistin meselesi son safhasına ulaşmıştı. İngiltere daha sonra Amerika’nın yardımını sağladıktan sonra, Filistin meselesini Birleşmiş Milletler'e götürüp, meselenin çözülmesini istedi. Birleşmiş Milletler 1947 Kasımında Filistin’in biri Yahudi öteki Arap olmak üzere iki devlet arasında paylaşılmasına karar verdi. Kudüs şehrine ise Birleşmiş Milletler denetiminde milletlerarası bir bölge statüsü tanındı. Bu çözüm Arapları tatmin etmedi. Filistin iç savaşı başladı.14 Mayıs 1948’de BM paylaşım planı uyarınca David Ben-Gurion tarafından İsrail Devleti’nin kuruluşu ilan edildi. 24 saat sonra, Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak orduları saldırıya geçerek İsrail topraklarına girdiler. Yeni kurulmuş, donanımı yetersiz İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF), İsraillilerin "İsrail’in Bağımsızlık Savaşı" olarak adlandırdıkları ve yaklaşık 15 ay süren ve 6000’in üzerinde İsrailli’nin yaşamına malolan (ülkenin o dönemki Musevi nüfusunun takriben yüzde biri) savaşta Arap ordularını geri püskürtmüşlerdir. 1949 yılının ilk aylarında BM nezdinde İsrail ile onunla savaşan Arap ülkelerinin her biri (o dönemden beri İsrail’le müzakere masasına oturmayı reddeden Irak hariç) arasında doğrudan müzakereler düzenlenmiş ve bunların sonucunda bir ateşkes anlaşması imzalanmıştır. Ateşkes anlaşması uyarınca sahil şeridi, Celile ve tüm Necef İsrail’e, Yehuda ve Samiriye (Batı Şeria) Ürdün’e, Gazze Mısır yönetimine ve Kudüs’ün ise Eski Şehrin de dâhil olduğu doğu kısmı Ürdün’e, batısı da İsrail’e bırakılmıştır. İsrail'in Filistinliler ile olan gerginliği ise sürmekte, bu gerginlik Orta Doğu'da istikrarsızlık nedeni olmaya devam etmektedir.
Bu alıntı İsrail’in böl parçala yok et sonrada yerleş planlarına gayet uygun bir biçimde gerçekleri yansıtarak yazılmış bir alıntıdır, tabi bu gerçekler bu kadarla sınırlı değil. Asıl hikâyenin altında yatan gerçekler bir paragrafa sığabilecek nitelikte değiller; 100 yıldır var olan gerçekler.
Sömürgeci ülkelerin başta İngiltere ve Amerika olmak üzere birçok sömürge ülkesinin Ortadoğu ve Ortadoğu’nun zenginlikleri üzerinde illegal emelleri bulunmaktadır. Ortadoğu’nun bu zenginliklerinin başında petrol rezervleri bulunmakta, bu petrol rezervlerini sömürü devletlerin keşfetmesi birinci dünya savaşı öncesine dayanmakta ve aynı zamanda birinci dünya savaşının çıkmasındaki birçok neden arasında ilk sırada bulunmaktadır. O zamanlarda da hala bir nevi Osmanlı’nın elinde olan -ihtiyarlamış bir imparatorluk- ve çok geniş bir kıta sahanlığına ulaşan topraklar sömürü devletleri için vazgeçilemez bir nimetti. Ki bu topraklar Yemen-Hicaz’dan, Cezayir’den, Tunus’tan, Musul-Kerkük’ten, Mısır’ın bir bölümünden, Arap Emirliklerinden, Suriye’den Irak’a kadar olan yeraltı zenginlikleriyle dolu çok geniş bir kıta sahanlığını içeren bir coğrafyaydı. İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya gibi sömürge imparatorluklarının gözlerini kamaştıran bu topraklar geleceğe dönük uygulayacakları planların gerçekleşebilmesi için hâkim olunması gereken pardon, sömürülmesi gereken topraklardı. Neticesinde bu süreci daha fazla uzatmayalım; Birinci Dünya Savaşı çıktı ve ihtiyar imparatorluk büyük toprak kayıplarına uğrayarak çok geniş bir coğrafyanın hâkimiyetliğinden küçük bir devlet hâkimiyetliğine geriledi. Osmanlı’ya bağlı olan saydığımız ufak devletler sömürülmek üzere itilaf devletlerinin eline verildi.
İsrail-Amerika-İngiltere-Fransa bu bölgelerdeki politikalarını halen sürdürmekteler ve Ortadoğu’nun zengin kaynaklarından halen yararlanmaktalar. İsrail devletinin en başta kurulmak istenmesinin amaçlarını nihayetinde anlayabiliriz… Sonuçta İsrail Ortadoğu’da bir kontrol merkezi olarak kullanılarak ve petrol bölgelerini avucunun içinde tutup yöneterek en güvenilir stratejik kaynak olmuştur.

Günümüzde ise bu zalim Siyonist mahlûklar masum Müslümanları katletmekten zevk almaktalar. Elalemden, ordan buradan edindikleri son teknoloji silahlarla sivil halkı katlediyorlar, yaşam alanlarını bombalıyorlar. Bizde aynı dine, ırka mensup Müslüman kardeşlerimizin uğradıkları bu zulümlere kayıtsız kalıp, sadece üzülüyoruz. Yaptığımız şey yanlış, bize Osmanlı böyle öğretmedi, torunları bu şekilde yetişsin ilerde zulme kayıtsız kalsın diye evlatlar yetiştirip ülkeye feda etmedi. Filistin ve bölgesi bizim kanlarımızla sulanan topraklardan ibaret, ille de oraya şuanda gidip kanımı döküp “işte bizim kanlarımızla sulandı bu topraklar” dememize gerek yok. Kardeşlerimiz orada yaşamakta ve kanlarını o topraklara akıtmakta, hem de Allah yolunda, bunlar bizim kanlarımızla sulanan topraklar dememiz için yeterlidir ama sadece bunu söylemekle, üzülmekle olay bitmiyor. Karşı koymalarla, onlardan daha üstün olduğumuzu, ezilmenin bizlere göre olmadığını, hiçbir zaman, ezilen bir millet olmayı kabul etmeyen bir soydan geldiğimizi göstermekle bir şeyler yapılabilir. Magazin haberleri ya da gereksiz programlar yerine gündüz vakti, gece vakti hiç fark etmez; medyanın ilgisini bu yöne çekmekle bir şeylere adım atabiliriz ama medya, medya değil ki; niye bu önemsiz konularla ilgilensinler, onlara ne ki… Mesela tartışma programları üretip halkı Siyonizm hakkında bilgilendirmeliyiz, Yahudiliğin yani ırkçılığın nasıl bir kötülükten ibaret hale geldiğini insanlara örneklendirerek göstermeliyiz. İlk önce Yahudiliğin, farmasonluğun, siyonistlerin, hatta sabetayistlerin dini emellerini ve siyasi amaçlarını milletimize açık açık göstermeliyiz, varsa itirazları bizim söylemlerimize, iftira atıyorlar derlerse, karşı savlarını öne sürerler, ispat ederek kendilerini aklarlar. Tabi biz biliyoruz ki onlar amaçlarını hiçbir zaman kabul etmezler, her zaman yaptıkları faaliyetlere birer kulp bulup dünya kamuoyunun önüne bastıra bastıra dikta ettirirler. Bizler uyuyan fakat her zaman -uyanık- bir milletiz kimse zannetmesin ki Türkler acizdir sesleri çıkmaz, hayır öyle değil… Biz Türkler o kendilerini üstün ırk zanneden millete kükrediğimizde cihan-ı harpte şehit olan yüreklerimiz, şehitlerimiz titrer, o siyonistlerin hepsinin tüyleri dikenlenir ve o “aciz-i cüzzam” kılıklı siyonistler kimi sömürdüklerini ya da sömürmeye çalıştıklarını anlarlar. Bu yazdıklarım tabi kendi görüşlerimi yansıtmakta, bana katılmayanlarda olucaktır, yanımda olanlarda.
Belki gençliğimin verdiği bir heyecan, bir hırstır bu söylediklerim ama benim gibi düşünen milyonlarca insanın, genelleme yaparsak bütün Müslümanların, bir milletin uyanışı elbet bir gün gerçekleşecek, belki ben göremiycem belki çocuğumda göremicek ama elbet torunum ya da her kimim olursa olsun, aynı kanı taşıyanım bu uyanışı görecek.
HalilİbrahimCoşkunyürek

22 Ekim 2008 Çarşamba

Hayal Etmek...

Hayal edelim, biraz hayal etmenin kimseye zararı olmaz… Hayal kurmak insanın zihnini depresyonlardan uzak tutar. Hayal kurmak unutmayı önler. Stephen Leacock ''En fazla iş başaranlar en çok hayal kuranlar olabilir'' diyor. Albert Einstein''ın bu görüşü doğrulayan sözü ise: ''Hayal gücü bilgi gücünden önemlidir.” Prof. Dr. Nurselen Toygar, ''Zihinsel aktivasyon, hızlı öğrenmenin önemli bir yoludur ve fiziksel çalışma kadar verimlidir'' diyor. Hayal kurmayı bir de ben tanımlayayım: ''olan'' dünyadan kaçıp ''olması istenen'' dünyaya girme hali. Her istenilenin gerçekleştirilemediği gerçek dünyada istekleri tatmin için gidilebilecek en masum en zararsız ve en güzel yol.
Beyin egzersizi bağlamında zihinsel aktivasyon olan hayal kurmayı ne zamanlarda yapmalıyıza cevap verecek olursak: Bekleme odasında, yürürken ya da koşarken, arabada, otobüste, trende, uçakta, yemek yerken, evde dinlenirken, sıkıcı bir konuşma dinlerken, konsantre olmamanızı gerektiren herhangi bir işi yaparken… Fakat bu düşüncelerin tamamen pozitif düşüncelerden ibaret olması gerektiği unutulmamalıdır.
Hayal etmenin temel bazı sırları vardır: öncelikle bol bol film izlemek ve kitap okumak, gazete, dergi takip etmek, farklı şehirleri gezmek, mümkünse farklı ülkelere gitmek, zihinsel manada kendini genç hissetmek yaşlılık önemli değildir, önemli olan kendini genç hissetmektir, zihninin halen gençlerle aynı seviyede olduğunu hissetmek bunlar hayal edebilmenin koşullarındandır.
Hayal etmenin iyi taraflarından ve hayal gücünün nasıl geliştirilebileceğinden bahsettik. Biraz da hayal etmenin aşırılılığından bahsedelim. İnsanlar aynı zamanda hayallerini biraz da gerçekleştirebileceği hayallerden seçmeli. Çünkü gerçekleştirilemeyen hayaller insanda moral bozukluğuna yol açabilir. Mesela ben bir aston martin sahibi olmak istiyorum ama o arabaya sahip olabilmem için ömrümün sonuna kadar çalışmam gerekebilir ki ömrümün sonuna kadar çalışsam bile alamayabilirim. Yani hayallerimizi biraz da sığlarda yüzdürmeliyiz. Bazı insanlar vardır tamamen hayal denizinde yüzerler, hayallerle yaşamayı severler ama aynı zamanda bu hayallerinin hiçbiri gerçek olmaz. Yavaş yavaş bu durum insanın artık istediği şeylere de (ideallerine de) yansır yani çok hayalci insanlar yalnızca hayallerini değil, bi süreden sonra artık istedikleri şeyleri de yapamaz olurlar. Mesela bir şeyi çok isteyip de o istediğin şeyin üzerinde hiç çaba sarf etmezsen, istediklerinin gerçek olma olasılığı çok düşüktür, yani hayalden ibarettir. Buna da bi örnek vermem gerekirse; mesela ben çok iyi İngilizce öğrenmek istiyorumdur fakat bunun için elimden geleni yapmazsam, yapmıyorsam kendi kendimi kandırıyor, hayal denizinde oyalanıyorumdur demek olur. Hayal ederken bile o hayal üzerinde planlar yapmak, çalışmak, uğraşmak gerekir. Hayallerin önünü ve arkasını düşünmek, nasıl gerçek olabileceğiyle ve olduktan sonra neler olabileceğiyle ilgilenmek aynı zamanda insanın zihnindeki ileri görüşlülüğü de arttırır. Hayal kurmanın kötü taraflarını yazıp eleştiriyordum fakat dayanamayıp tekrar iyi yönlerine döndüm sanırım, bu da hayal kurmayı seven bi insanın yapacağı davranışlardan olsa gerek…
HalilİbrahimCoşkunyürek

21 Ekim 2008 Salı

Demokrasi

Demokrasi, “Halkın söz söyleme hakkının olmasıdır” dimi. Her yerde böyle değil midir? Evde, ofiste, toplantı salonlarında, bazen protesto yürüyüşlerinde, okullarda sınıfta aklınıza gelen her yerde insanların söz söylemeye hakkı vardır ve bu hak yalnızca demokrasi varsa insanlara verilir. Halkın aynı zamanda demokratik haklarını yani söz söyleme haklarını bazı araçlarla kullanması demokrasinin varlığına delalettir. Bu araçlar örneğin; referandum, başkan seçimlerinin ve yerel seçimlerin halkoyuna sunulması, güçler ayrılığı (yasama, yürütme ve yargının birbirinden ayrı yürütülmesi) ilkesi, asker-bürokrat ilişkisinin birbirinden bağımsız yürütülmesi bunlar demokrasinin varlığını gösteren kanıtlardan birkaçıdır.
Bu haklara, bu özelliklere rağmen demokrasiyi ülkesinde kullandığını iddia eden, biz çokuluslu, demokratik rejimi çok sağlam olan bir ülkeyiz diyen bazı gelişmiş ülkeler de bile demokrasinin tam anlamıyla yüzde yüz işlemediği ve dünya üzerinde de yüzde yüz işleyen bir demokrasi ülkesinin bulunmadığı aşikâr bir gerçektir. Çünkü ülkeler muhakkak ki kendi demokrasilerine veya var olan demokrasi ilkelerine ters düşecek faaliyetlerde bulunurlar. Örnek verecek olursak bazı gelişmiş ülkelerin en basitinden Amerika’nın demokrasiyi uygulatmak amacıyla daha doğrusu kulpuyla, Irak’ı işgal etmesi oraya binlerce askerini göndermesi ve milyarlarca dolar (yedi yüz milyar dolar kadar ki, bu meblağ şu anda gündemde olan Amerika’nın ekonomik kurtarma planı için sözü geçen meblağdır) oraya aktarması, harcaması, silah satımının, silah sektörünün bu işgaller neticesinde gelişmesi ve insanlara demokrasi yerine zulmü getirmeleri demokrasimidir. Herkes farkında ve biliyor ki uluslar arası hukukta ve uluslar arası konjonktürde işgal etmenin, başka bir ülkenin topraklarında askeri güç kullanmanın bazı yöntemleri var bunlar; demokrasiyi kılıf olarak göstermek, ikinci bir çarede kendi ülkesinde terörizmin varlığını gösteren bazı delilleri uluslar arası hukukta sunarak kendini haklı çıkartmaya çalışmak. Bu tip nedenler uluslar arası hukukta sunulmazsa o işgalin geçersiz kılınması bir şekilde sağlanır, ama kulpuna uydurulan bir işgal her zaman amacına ulaşır. Amerika gerçekten de Irak’a demokrasi götürmek ister mi? Irak'ın demokrasisiyle neden vakit harcasın? Ya da sadece oraya demokrasi götürmek için milyarlarca dolar parayı ve askerini orada harcar mı? Evet bu soruların cevaplarını siz de biliyorsunuz…
HalilİbrahimCoşkunyürek

20 Ekim 2008 Pazartesi

Mafia ve Italia

Küreselleşen dünya mafyanın ekmeğine tereyağı sürdü. Ülke sınırlarının artık önemi azaldı. Organize suç piyasası da serbest piyasa ekonomisine dönüp pazarlarını liberalleştirdi. Mafya denen olgu artık bütün dünyaya yayılmış durumda. Artık meşru şirketler gibi, iş adamları gibi şirketler kurup çalışıyorlar, ekonomik güçleri bazı ülkelerin toplam sermayesinden bile daha çok olabiliyor. Organize suç örgütleri son zamanlarda dünya ekonomik krizlerle çalkalanırken, en parlak dönemlerini yaşamakta. IMF ve Dünya Bankası’na göre 54 trilyon dolar olan küresel gayri safi hâsılanın %20 si bu yolla kazanılıyor. Bu değer Fransa’nın yıllık gayri safi hâsılasına eş değer.
İtalya mafyanın kalesi durumunda. Tel Aviv’de beyaz kadın ticareti, Dubai’de para aklama, Kanada’da uyuşturucu trafiği merkezleri, Brezilya’da bilgisayarlara saldırı çeteleri, Japonya’da şantaj örgütleri ve Çin’in küresel sahte mal trafiğini yönlendiren Triad örgütleri bunların başında geliyor. Mafya’nın İtalya’daki yıllık cirosu 100 milyar dolar, Almanya ve Fransa’da ise ortalama 60 milyar dolar seviyesinde olduğu belirtiliyor.
Örgüt liderleri artık CEO gibi strateji üretmeye başladılar. Birleşmiş Milletler’in hazırladığı rapor tüm dünyada toplam 10 milyon çetenin bulunduğunu ortaya koydu. İtalyan Corriere della Sera’nın haberine göre İtalyan mafyasının İtalya’da topladığı yıllık haraç miktarı 50 milyar doları geride bırakmış durumda. İtalyan mafyası sadece İtalya’nın çöp sektöründen yılda 20 milyar dolar kazanıyor.
Küreselleşen dünyada mafyanın kapladığı alan çok ciddi boyutlara ulaşmıştır. Dünya organize suç örgütleriyle mücadele kapsamında kurulan birimlerle bu mafya oluşumları farklı stratejiler geliştirilerek yok edilmeye çalışılmalı, yok edilemiyorsa eğer en azından daha fazla gelişmesi önlenmelidir. Sahtekârlıklarıyla insanların sırtından para kazanan, kimseye hesap vermeyen, ismini hiçbir yerde kullandırmayan ve kendilerine toz kondurmayanlar, iş adamı geçinenlerin artık kirli çamaşırlarının ortaya dökülmesi ve hesaplarının görülmesi gerekiyor. Hiçbir zaman bir şeyler yapmak için geç değildir.

HalilİbrahimCoşkunyürek

insanlar nereye gidiyor.

"UTANDIĞI İÇİN ÖZÜRLÜ KIZINI SUDA BOĞDU"

Bedensel ve zihinsel özürlü olan kızını kendi elleriyel küvette boğarak öldüren anne gözaltına alındı. bu haberi okuyan herkesin eminim kanı donuyordur peki bu psiko sayko işi yapan insanların kanları akıyo acaba hala vücutlarında. bu haber ingiltere'de olan bi haber. hemen ardında:

"BEBEĞİNİ MİKRODALGADA PİŞİRDİ"

Başlığı altındaki haber geliyor. inanılmaz gerçektende. abd'de 2005 yılında 1 aylık bebeğini mikrodalga fırında yakarak öldürdüğü için hapse atılan annenin duruşması tamamlanmış. bu kadına müebbet hapis cezası verilmiş, bence bu ceza çok hafif kalır. çünkü kadın mahkemede bir de suçsuz olduğunu söylüyormuş. hemen ardından bir de Türkiye'den bir haber geliyor:

"ÖLDÜRDÜĞÜ KOCASINI 9 AY KÜVETTE SAKLADI"

Başlıklı yine inanılması zor, insanın kanını donduran bir haber üstelik Türkiye'den. bu haberin içeriği de çok ilginç; "olay akşamı eve dost hayatı yaşadığı kadını getirip bana zorla yemek yaptırdı. Ardından birlikte gittiler ve sabaha karşı boynunda morluklarla döndü. Ardından beni yine döverek küfür etti. Bunun üzerine evde bulunan eşimin babasına ait olan tabancayı alarak yanına gittim ve 'Neden bana böyle yapıyorsun?' diye sordum. Bana yine hakaret edince öldürdüm." demiş kadın. haklı bi sebep gibi gözüküyo ama ne kadar haklı olursa olsun bi insanı öldürmek heleki küvette 9 ay boyunca saklamak manyak işi. üstüne bide kadın neler yapmış: "daha sonra ceseti küvete koydum öldürdükten sonra nefretim sevgiye dönüştü. cesedi çamaşır suyuyla yıkayıp yanına yattım, onunla konuştum ve karşısında yemek yedim" diye konuşmuş mahkemede.

Bu insanlar nereye doğru gidiyor. insanlıktan nasibini almamış olan bu katiller üstüne üstlük bu sapkınlıklarını hangi akla hizmet yapıyorlar. akli dengesini tamamen yitirmiş insanlar olmayan bu kişiler nasıl bu kadar vahşileşebiliyorlar. gazeteyi elimize alıp okuyunca bizim kanımız donarken, bu insanlar hala nasıl olur da masum olduklarını iddia edebiliyorlar.

HalilİbrahimCoşkunyürek

19 Ekim 2008 Pazar

Teşkilat-ı Mahsusa

Osmanlı İmparatorluğu'nun son on yılına imza atan örgüt, Teşkilat-ı Mahsusa'dır. Enver Paşa'nın emriyle İttihat ve Terakki'nin seçkin eylemcileri tarafından kurulan örgüt, Meşrutiyet'in ilanında önemli bir rol oynamakla kalmadı, İtalyanlar tarafından işgal edilen Libya'da, daha sonra Balkanlarda, Birinci Dünya Savaşı'nda ve Kuva-yı Milliye'de önemli rol oynadı.
Osmanlı İmparatorluğu'nun son on yılına imza atan örgütlerden biri Teşkilat-ı Mahsusa'dır. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin en seçkin fedai ve eylemcileri tarafından kurulan gizli örgüt, Meşrutiyet'in ilanında önemli bir rol oynamakla kalmadı, aynı zamanda İtalyanlar tarafından işgal edilen Libya'da, Balkanlarda ve Birinci Dünya Savaşı'nda inanılmaz bir direniş ve kahramanlık örneği sergiledi. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin yer altı faaliyetlerinde pişmiş olan eylemcilerden teşkil edilen "Özel Teşkilat" 1913'deki Babıali Baskını'nda da önemli rol oynadı. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin iktidar olmasıyla resmileşen ve uluslar arası nitelik de kazanan Teşkilat-ı Mahsusa, Hind kıtasından Afrika'ya, Orta Doğu'dan Balkanlara, Arap Yarımadası'ndan Orta Asya'ya uzanan İslam dünyasını Osmanlı etrafında birleştirmeyi amaçlıyordu. Teşkilat-ı Mahsusa'cılara göre Teşkilat, tanıdık bildik bir gizli servis, bir ajanlar topluluğu değildi. Onlar bir dava etrafında biraraya gelen, güçlerini ve yeteneklerini bu çerçevede birleştiren idealist-lerdi. Onların tek gayesi imparatorluğu ayakta tutmaktı. Hangi etnik kökene ve dine mensup olursa olsun, imparatorluk sınırları içinde herkese yer vardı. Sömürge altında yaşayan Müslüman halklar kendi istiklallerini kazanmalı ve kardeş ülkelerle dayanışma içinde olmalıydı.
ÖRTÜLÜ ÖDENEKTEN BESLENDİ Gizli Teşkilat'ın giderleri Harbiye Nezareti'nden ve örtülü ödenekten karşılanıyordu. Teşkilat'ın adı resmi olarak Umur-ı Şarkiye Dairesi'dir. Merkezi, Nuri Osmaniye Caddesi, Şeref Sokak'ta, Tasvir-i Efkar gazetesinin karşısındaki bir binadaydı. Harbiye Nezareti'ne bağlı olarak kurulan teşkilat, İttihat ve Terakki'-nin Meşrutiyet öncesi yer altı çalış-malarının bir ürünü, hatta deva-mıydı. Kara Kemal'den Yenibahçeli Nail'e, Kuşçubaşı Eşref'ten Süleyman Askeri'ye, Yakup Cemil'den Ömer Naci'ye kadar, Cemiyet'in pek çok ünlü fedaisi daha sonra Teşkilat-ı Mahsusa'da yer aldı.
30 BİN ELEMANI VARDI Teşkilat-ı Mahsusa üzerine çok önemli bir çalışma yapan Amerikalı araştırmacı Dr. Philip Stoddard'un elde ettiği bilgilere göre, Teşkilat'ın Hilal olarak adlandırılan İslam dünyasının her yerinde faaliyet gösteren 30 bini aşan mensubu vardı. Resmi yazışmalarda "Hafi Teşkilat" olarak da zikredilen Teşkilat-ı Mahsusa'nı en dikkat çekici yanlarından biri de ideolojik söylemleriydi. İttihat ve Terakki, Trablusgarp Harbi'nden sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasını önleyecek tek çare olarak İttihad-ı İslam projesini devreye soktu. Bu proje kapsamında, başta İngiltere olmak üzere Fransız, Hollanda, Rus ve İtalyan sömürgesi altında yaşayan Müslüman ülkelerde İslam İhtilal Komiteleri kuruluyordu. Teşkilat-ı Mahsusa içinde çeşitli etnik köken-lere sahip idealist subayların yanı sıra yüzlerce aydın, şeyh ve din adamı yer alıyordu. Bedi-üzzaman Said Nursi'den Mehmet Akif'e, Dürzi prens Emir Şekip Arslan'dan Mısırlı Şeyh Abdulaziz Çaviş'e, Tunuslu Şeyh Salih Şerif et-Tunusi'den Libyalı Şeyh Ahmet es-Sunusi'-ye, Hintli Muhammed Bereketullah Efendi'den Ebul Kelam Azad'a, Pakistan'ın ilk devlet başkanı Muhammed Ali'den kardeşi Şevket Ali'ye, İbnürreşid'den Şeyh Mehdi'ye pek çok ünlü isim Teşkilat'la bir şekilde ilişkiliydi.
Herşey Osmanlı'yı korumak için teşkilat-ı Mahsusa'nın yapısı Osmanlı'nın etnik yapısını içindebarındırıyordu. Hepsinin ortak gayesi, imparatorluğu ayakta tutabilmekti. Kafkas kökenli Kuşçubaşı Eşref, Teşkilat'çıların bu yapısına dikkat çekerek, "Ben ne Dağıstan rüyalarını gören bir Çerkes, ne Arap, ne de Rum'dum; ben Türkçe konuşan Müslüman bir Osmanlıydım" diyordu. Fuat Bulca da, Teşkilat-ı Mahsusa'nın esas vazifesinin imparatorluğun ayakta kalabilmesi için bağlanılmış olan büyük davaları gerçekleştirecek şahsiyetleri teşkilatlandırmak olduğunu belirterek şöyle diyordu: "Türk İstiklal Savaşı ile ilk fiili neticesini veren, II. Dünya Harbi nihayetinde ise bütün dünyaya yayılan ve sayısı elliyi geçen müstakil devlet kurdurmuş olan milli uyanışların fikri oluşunda, bizim Teşkilat-ı Mahsusamız'ın büyük himmeti vardır."
Eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar da Teşkilat'ın adamı Ülke ekonomisinin millileşti-rilmesi de Teşkilat'ın ilgi alanı içindeydi. İstanbul'da Kara Kemal Bey, bu amaçla esnafı örgütlemiş, yerli sermayeye dayanan şirketler kurdurdu. Celal Bayar, Teşkilatı Mahsusa'nın İzmir şubesindeydi. Başlıca görevi Teşkilat ve Parti arasındaki iletişimi sağlamak, yanı sıra İzmir ekonomisini Türkleştirmekti. Kara Kemal ve Celal Bayar Teşkilat-ı Mahsusa'nın Ticariye grubundaydı. Üçüncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar "Ben de Yazdım" isimli hatıratında Kuşcubaşı Eşref'in gönderdiği bir özel dosyada yer alan bilgilere yer verdi. Buna göre Teşkilat-ı Mahsusa, 1913'te Batı Trakya Hükümeti'ne son verildikten sonra yeniden ikinci defa ve Enver Paşa'nın emriyle kuruldu. Dosyada Eşref Bey, şunları belirtiyordu: "Gelelim yeni Teşkilat-ı Mahsu-sa'mıza. Enver'in emrinde bir kurul ve Süleyman Askeri reis, ordudan subaylar, hükümet ricalinden yetkili bazı kişiler, yabancı Müslüman memleketlerinden Hilafete bağlı zevattan tanınmış ulema, tanınmış siyasi, milliyetçi ve memleketin kurtulması uğrunda çalışan kimselerle memleketleri için de hidematiyle kendini göstermiş, teferrüt etmiş olanlardan kurulu." Eşref Bey'in verdiği listede önemli isimler vardı. Örneğin Hindistan'dan Muhammed ve Şevket Ali kardeşler, Sih-Ghadr Partisi'nin lideri Dar Hayal bile Teşkilat'la ilişkilidir. Eşref Bey bazı isimleri açıklamıyordu. Halihazırda bu zatlar önemli mevkileri işgal ediyorlardı.
Kaybedecek hiçbir şeyimiz yoktu Teşkilat-ı Mahsusa'nın efsanevi şefleinden Eşref Bey, işin en başından beri içindeydi. Teşkilat zaten büyük ölçüde Eşref Bey'in deneyimlerinden yararlandı. Kendisi Teşkilat-ı Mahsusacı'ların ruh yapısını ise şöyle anlatır: "Birer eski tüfekti bu adamlar-kendilerini vazifeye, vatan hizmetine adamış, ucuz kahramanlıklara, süslü lakırdılara ve sahte tavırlara yüz vermeyen samimi, gerçek vatanseverlerdi. Onların vatanseverliği derin ve içten yaşanan bir duyguydu.(..) Kaybedecek hiçbir şeyimiz yoktu. Davamızın haklı bir dava olduğuna inanmıştık. Sonunda kazanamayacak oluşumuzu göz ardı etmek gayreti içindeydik. Etrafımızdaki dünya yıkılıp gitmeden hiç olmazsa birkaç tane daha küçük zafer elde edebiliriz diye düşünüyorduk."
Enver Paşa'nın talimatıyla kuruldu Teşkilat-ı Mahsusa resmi olarak 1913'te Enver Paşa tarafından kuruldu. İlk başkanı Süleyman Askeri, İkinci Başkanı Ali Başhampa, son başkanı Hüsamettin Ertürk'tür. Esasında Teşkilat, büyük ölçüde Kuşcubaşı Eşref'in eseriydi. Teşkilat-ı Mahsusa ismini öneren Veteriner Rasim Bey'di. Kuşçubaşı Eşref'in de katıldığı bir toplantıda Rasim Bey, "Bu hareket, kendisine has bir teşkilata dayanıyor. Gayesi kadar, ona katılabilmenin şartları da belirli vasıflar ister. Öyle ki başka düşünce ve fikirde olanların bu düzen içinde barınabilmeleri imkansızdır. Bu laalettayin bir hürriyet mücadelesi de değildir. En tehlikeli sahalarda ve anlarda icab eden tedbirleri kendi şuuru ile benimseyen, mutlak müsavatın hakim olduğu, politikadan uzak bir vatan hareketidir. Bence ona en uygun isim Teşkilat-ı Mahsusa'dır" diyordu, Teşkilat kısa sürede benimsendi. Cemal Kutay'ın "Lavrense Karşı Kuşcubaşı" adlı kitabında yer aldığına göre Şam'da kolağası olan Mustafa Kemal, Kuşcubaşı Selim Sami'yi sahte bir mürur tezkeresi ile Teşkilat yapmak için İzmir'e gönderirken, yazdığı tavsiye mektubunda "Bizim Teşkilat-ı Mahsusa için.." diyordu.

ABD: Vaat edilmiş toprak...

Milliyet Gazetesinin okuyucularına verdiği Thema Larousse’ta (Tematik Ansiklopedi) ABD ile ilgili bölüm dikkatimizi çekti.
Thema Larousse, 2. cildinin 431’inci sayfasında ABD’ye ilginç bir tematik bakış yapmış. Konu başlığı bile başlı başına dikkat çekici: ‘ABD: Vaat edilmiş toprak’.
Başlığın hemen altındaki konu spotu da, George Bush’un kendisini ‘seçilmiş insan’ kabul etmesi ve Amerika’nın Irak’ı işgalini Tanrının buyruğu olarak görmesine şaştırmayacak kadar ilginç:
“Amerikan ulusu tarihi köklerden yoksun olarak doğdu. Ulusal birliğini toprak veya kültüre değil, Tanrının takdiriyle doğrulanan büyük bir projeye dayandıracaktı”
Yerlilerin at koşturduğu bakir bir toprak ve değişik ülkelerden gelmiş göçmenler yeni ulus devletin bütünlüğünü sağlamak için yeterli değildi. Avrupa dışı yeni bir devletin kurulması Eski Kıta’nın tarihiyle iplerin kopartılması anlamına geliyordu. Thema Larousse’tan devam edelim:
“Kitabı Mukaddes’teki Kızıldeniz’in geçilmesi efsanesine sarılan ABD’nin kurucu babaları, kendi devletlerine evrensel bir misyon buldular. Tanrı tarafından istenen, bütün dünya uluslarına örnek olacak, özgür ve muzaffer bir seçilmiş toprağın yeni bir Kudüs’ün kurulması..”
Ve can alıcı bölüm geliyor. Büyük Ortadoğu/İsrail Projesi (BOP)’nin fazlasıyla tartışıldığı bugünlerde Büyük İsrail’in ilk önce Amerika’da kurulduğunu yeniden düşünmemizi sağlıyor Thema Larousse:
“ABD diplomatik ve askeri oyunlardan oluşan Avrupa tarihine karşı ‘vaat edilmiş toprağı (Arz-ı Mev’ud) yarattı. Anayasal bir uzlaşmadan ve erdeme dayalı kurumların yaratılmasından yola çıkarak, tarih dışı bir ulusal kimlik tanımladılar. Amerika kendisini hem tanrının eserinin tamamlanması için önceden seçilmiş yer, hem de dünyanın yeniden doğuşunun hareket noktası olarak gördü.”
Theodore Roosevelt’i biliyoruz hepimiz. Hani şu ‘hiçbir şeyin tesadüf olmadığını, olup biten herşeyin önceden planlandığını’ söyleyen ABD’nin musevi başkanlarından. Thema Larousse’ın ABD’sinde bir de Roosevelt notu var: “Dünyanın Amerikanlaşması bizim yazgımızdır...”

yaşlanmak üzerine..

Hayat ne kadar garip:
Bu şekilde başlardı başımıza gelen her üzücü olayın ardından cümleler, hayat çok garip.. bir gün sabah uyandığında günün ilk ışıkları pencerenden içeri uyuyan gözlerine doğru süzüldüğünde yavaş yavaş kalkarsın uyanırsın rüya aleminden ve gerçeklerle yüzleşmek zorunda bırakır seni hayat.. Gerçekler kimi zaman insanı çok üzer ama insanın her zaman gerçeklerle yaşamaya ihtiyacı vardır, yalanlarla yaşanan hayatta dürüstlüğün kalmadığı sahteciliklerin kol gezdiği bi dünyada yaşamak gerçeklerin acı yüzünü görmekten çok daha zordur. Hayat çok garip evet; bir gün uyanırsın tanıdığın onca insan arasından bitanesini kaybettiğini öğrenirsin, bu gerçek seni çok üzer, hayat sana yaşadığını hatırlatır ve seni çok üzer.
Yaşlanmak… Bu olgunun hiç bi güzel tarafı yoktur, insanlar yaşlanırlar, herkes yaşlanır ama hiç kimse yaşlanacağını kestiremez kabullenemez çünkü yaşamanın ne kadar güzel olduğunu bilir. Aslında her gün bi önceki günden daha fazla yaşlanarak hayata veda edeceği güne yarın bigün daha yaklaşır insan. Yaşlanmayı anlatmak gerekirse; hayat bi zamandan sonra insana verdiği şeyleri tek tek geri almasını bilir, artık bişeyler vermemeye almaya başlar.. İlk önce sorumluluklar verir seni oyalar, sonra belki bi ev bi araba verir seni mutlu eder ama yine oyalar, daha sonra senden almaya başlar, önce saçlarını alır, belki tamamını almaz ama kesinlikle siyahlıklarını alır, sana beyazlık verir, daha sonra sana der sorumluluklarını yüklerini biraz azalttım emekli oldun artık der ve emekli olursun ama bu bir hediye değildir, emekli oldun demek hayatın artık senden bişeyler almasının vaktinin geldiği anlamına gelir ve sonra tek tek ne alcaksa hepsini alır. İnsanlar bu gerçeklerle yüzleşe yüzleşe hayatın garipliklerini tada tada yaşlanırlar, hayatın gerçekliğini yaşlanınca değil, tanıdığın insanları kaybedince anlarsın. Bi dostunu bi arkadaşını bidaha göremeyeceğini bilmek bir kez daha karşılaşmayacağını bilmek, sohbet edemeyeceğini bilmek ne acı bir hatıradır, iz bırakan hafızamızın küçültemediği derin hatıralardandır, insan ömrü çok uzun değildir, geriye dönüp baktığında hatıralarında kalanlar yani hatırladıkların küçük küçük kalmıştır, belki de yaşadığın çok uzun hikayeler çok uzun anılar hafızanda küçülmüş ufak odacıklara saklanmışlardır. Hatıralarımızı o saklandıkları yerlerden çıkarmamız bizden, belki de hayatımızdan çok şeyi götürür. Ve insan.. Her şeye rağmen yaşamak çok güzel deyip hayatına devam eder, ne kadar anılarını unutmasa da her zaman hatıralarıyla karşılaşsa da hayatına devam eder. Normal olan olması gereken de bu zaten, çünkü hayat çok gariptir ve olması gereken şeyleri engellemek zaman makinesine binip geriye dönmek mümkün değildir, ya da olması gerekeni geciktirmek mümkün değildir, olması gerekenler her zaman saatinde ve yerinde olurlar. Bize düşen görev her zaman olanlardan feyzalmak, tecrübe edinmek, ders almak, acılara yenik düşmemek, hayatın fani olduğunu hatırlamak ve ona göre yaşamak…

HalilİbrahimCoşkunyürek

ekonomik kriz

'Zarar 1,4 trilyon doları bulabilir'

Küresel mali piyasalarda yaşanan krizden kaynaklanan zararın boyutları netleşiyor.

Uluslararası Para Fonu IMF, Amerika Birleşik Devletleri'nde kredi zararları ve bu kredilere dayalı mali varlık kayıplarının toplam 1 trilyon 400 milyar dolara ulaşabileceğini açıkladı. Bu zarar, Amerikan Kongresi'nin onayladığı 700 milyar dolarlık paketin değerinin iki katına karşılık geliyor. IMF son raporunda ABD'de emlak piyasasındaki krizin sürdüğüne, ekonominin daha da yavaşlamasının kredi geri ödemelerinde yaşanan sorunların artması anlamına geleceğine dikkat çekiyor. Uluslararası Para Fonu'na göre krizde henüz zirve noktasına ulaşılmış değil.

Bush'tan Avrupalı liderlere telefon

ABD Başkanı George Bush, İngiliz, Fransız ve İtalyan liderlerle ayrı ayrı telefon görüşmesi yaparak küresel kriz karşısında ortak hareket edilmesini istedi. Bush, dünyanın önde gelen sanayileşmiş ülkelerinin yer alacağı bir zirveye katılmaya hazır olduğunu kaydetti.

New York Borsası düşüşle kapandı

New York Borsası hafta başında dünya genelinde borsalarda görülen düşüşlerin ardından, güne ihtiyatlı bir başlangıç yaptı. Ancak Dow Jones endeksi başlangıçtaki hafif yükselişe rağmen yüzde 5 düşüşle kapandı. Avrupa borsalarında ise iniş-çıkışlı bir gün yaşandı. Londra, Paris ve Frankfurt'ta ana endeksler önceki güne göre hemen hemen değişmedi. Japonya ve Çin'de dünkü kadar keskin olmasa da düşüşler sürerken, diğer Asya borsalarında ise bir miktar toparlanma gözlendi.Bu arada İngiltere borsalarında bazı büyük bankaların hisseleri büyük oranda değer kaybetti.


ABD kurtarma planı olan 700 milyar dolarlık planını neredeki 700 milyar dolarla karşılayacak, ya da zararın 1.4 trilyon doları bulabilir söylemleri gerçek olursa.. amerikanın böyle bir parası varmıymış bu kriz ortamında bu kadar büyük bir meblağdaki likiditeyi nasıl temin edecek, bunun yanıtı bırakın ekonomistleri 10 yaşındaki çocuk bile bilebilir. Bizim ülkemizde krizi atlatma yöntemi olarak bu tarz bir yöntem uygulanmaya kalksa Türkiye’den 50 milyar dolar çıkmaz. Amerikan dolarına gelince Washington beyaz sarayının oval ofisinden merkez bankası prosedürüne uydurulmuş bir karar çıkar ondan sonra 700 milyar dolar gıcır gıcır basılır ve ekonomik kurtarma planı tıpış tıpış işler kimsede soramaz sen bu bastığın paraların karşılığında neyden feragat ettin altın mı çıkarttın ne yaptın, kimse böyle bir soru soramaz ya da sorsa bile Amerikanın umurunda olmaz çünkü dolar basmak onlar için önemsiz bir şey kimseye hesap vermek zorunda değiller. Amerika’da durum böyle peki bizim ülkemizde kendi paramızı çıkarmamıza neden izin yok kim izin vermiyor ya da.. bizde o denli ciddi bir kriz yaşansa ve likidite sorunu çözülemese 50 milyar dolar bile çıkaramayacağımız söz konusuyken biz kurtarma planı olarak neyi devreye sokucaz. Para bastıramayız çünkü karşılığını vermediğimiz bir parayı bastırtmazlar (ama onlar gıcır gıcır yeşil yeşil dolarları basarlar). Biz ne gibi bir çözüm üreteceğiz?

Çok şükür ki şimdiye kadar birçok kriz atlatmış olan memleketimiz insanı gayretleriyle ve katlanabilirliliğiyle daha çok krizler atlatır Allah’ın izniyle ve yıkamazlar İslam’ın beşiğini ekonomi hileleriyle.



HalilİbrahimCoşkunyürek

deccalin ahir zaman oyunu

İçinde bulunduğumuz dönem, hadislerde bildirilen çok çeşitli alametlerden anlaşıldığı üzere "ahir zaman"dır. Peygamberimiz (sav)'in hadislerinden anlaşıldığı kadarıyla ahir zaman şu anda yaşanmaktadır ve Hz. İsa’nın yeniden yeryüzüne gelişi, Allah’ın dilemesiyle, bu dönemde beklenmektedir. Yine hadislerde haber verildiği gibi, yaşanan ahir zaman içinde Deccal’in fitnesi de hissedilmekte, isyankarlık, kötülük, ayrılık ve bozgunculuk dünyanın her yanına yayılmaktadır. İnsanların büyük bir kısmı Deccal’in fitnesine uymuşlar, güzel ahlaktan uzaklaşmışlar, yeryüzünde inkara dayalı şeytani bir sistemi kabul etmişlerdir.
Deccal’in yaşadığımız ahir zamanda ideolojik yönden en büyük fitnesi ise Darwinizm olmuştur. 19. yüzyılın en büyük hurafesi olan Darwinist ideoloji, ilk başlarda tepki görse de, Deccal’in etkisiyle 20. yüzyılda toplumlara yayılmış, kitleleri peşinden sürüklemiş, pek çok taraftar toplamış, okul kitaplarına, bilimsel literatüre girmiştir. Büyük bir yalan olmasına, bilimsellik iddiası ile ortaya çıkıp bilimsel hiçbir delille desteklenmemesine rağmen, Deccal'in etkisiyle tüm dünyayı aldatmayı başarmıştır. Deccal’in etkisiyle insanlar, olmayan bir şeyi var kabul etmiş, bilimsellikle hiçbir ilgisi olmayan bir teoriyi "canlılığın kökenine bir açıklama" olarak benimsemişlerdir. Çocuklar, ilk okul çağlarından itibaren okullarda Darwin’in evrim teorisini okumaya başlamış, en çok izlenen Darwinizm yanlısı televizyon kanalları evrime dair sahte senaryoları "bilimsel çalışma" olarak ön plana çıkarmış, üniversite profesörleri bu sahtekarlığı canla başla savunur olmuşlardır. Bu, başlıbaşına, batıl bir inanç sistemidir. Darwinizm, batıl bir din olarak ortaya çıkmıştır; insanlar ise bu batıl dine körü körüne inandırılmaya çalışılmış, inanmayanlar dışlanmışlar, susturulmuşlardır. 1.5 asırdır teorinin lehine hiçbir bilimsel delil yoktur. Olması da imkansızdır. Ama Darwinizm sahte bir inanç sistemi olduğundan, evrim teorisi adına sürekli sahte deliller üretilmekte, evrimi çürüten gerçek bilimsel deliller ise örtbas edilmektedir. Bu sahtekarlığın boyutları gerçek anlamda çok büyüktür ve bu, Allah’ı inkara dayalı, sapkın, sahte bir inanç sistemi olmasıyla, Deccal’in bilinen ve hadislere göre ahir zamanda beklenen bir oyunudur.
Canlıların tesadüfen meydana geldiğini iddia eden, insanın maymun ataları olduğunu savunan, insanı yeryüzünde sorumsuz bir hayvan olduğuna inandırmaya çalışan, güçlü olanın zayıf olanı ezmesi gibi sapkın bir fikirle yola çıkarak kitleleri katleden, savaşları başlatan, insanları küçük ve aşağılık gören bu sahte inanç sistemi, Deccal’in en büyük oyunlarından biri olan Darwinizm’dir. Fakat 150 yıldır süregelen bu oyun, 21. yüzyılın başları ile artık yıkıma uğramış durumdadır. Deccal’in oyunu bitmiştir. Deccal artık ölmüştür. Kitle aldatmacası son bulmuştur. Batıl olan din, Allah’ın hak dini karşısında yerle bir olmuştur. Allah kuşkusuz Kendi dinini üstün kılacak olandır. Yüce Rabbimiz bir ayetinde şöyle buyurur:

Allah, suçlu-günahkarlar istemese de, hakkı (hak olarak) Kendi kelimeleriyle gerçekleştirecektir. (Yunus Suresi, 82)



kaynak: adnan oktar makaleleri